Thursday, June 12, 2014

MİT, Dünyadan El Kaideci Topladı!

kaide

CHP tarafından geçen yıl sosyal medyada paylaşılan, gazetelerin ilgi göstermediği ve dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler tarafından yalanlanan çarpıcı belge bu kez Meclis gündeminde. Hükümet bu kez belgeyi yalanlamadı, AKP’den de yalanlayan çıkmadı. Belge, Suriye’deki Türkiye’nin başına bela olan El Kaide teröristlerini dünyanın dört bir yanından toplayıp getirenlerin sadece Suudi Arabistan ve Katar olmadığını, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) de topladığını gösteriyor. Musul’u işgal eden, Türk kosolosluğunu basan, konsolos dahil 49 kişiyi ve öncesinde de 31 şoförü rehin alan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi El Kaide’ye bağlı olan El Nusra Cephesi’nin saflarına katılan teröristlerin Hatay’daki Diyanet’e bağlı kurslar barındırılması için hükümetin emir verdiği de belgede yer alıyor.
Belgeyi, HDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan gündeme getirdi. Musul’da yaşananların, şoförlerin rehin alınması olayının Suriye’de başladığını ifade eden Kaplan, “Bakın, şu genelgeye iyi bakın. Eğer doğru değilse bu genelge, bakan çıksın, ‘Yalandır’ desin. Eğer doğru ise bu, bizim içinde bulunduğumuz vahametin, rezaletin belgesidir” diyerek genelgeyi gösterdi. Genelgenin gizli bir genelge olduğunu ve dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler tarafından Hatay Valiliği’ne gönderdildiğini belirten Kaplan, genelgenin içeriğinde şunları yer aldığını söyledi:
“Millî İstihbarat Teşkilatımız denetiminde çeşitli ülkelerden getirilerek bölücü örgüt PKK uzantısı PYD’ye karşı savaştırılan, ağırlıkta Çeçen ve Tunusluların bulunduğu El Nusra’ya bağlı mücahitlerin -’mücahitlerin’, dikkat edin kavramlara- iliniz sınırları içinden Suriye’ye geçişlerinde istihbarat görevlilerine gerekli desteğin sağlanarak güvenliklerine ve konunun gizliliğine riayet edilmesi önem arz etmektedir. Bu bağlamda mücahitlerin ülkemiz sınırlarından Suriye’ye geçişlerde Hatay ilimiz stratejik bir konuma sahiptir. İslamcı gruplara lojistik desteğin aktarılması, eğitimleri ve yaralıların tedavisi ve mücahitlerin geçişleri ağırlıklı olarak buradan yapılacaktır. Milli İstihbarat Teşkilatımız ve ilgili merciler bu konuda görevlendirilmiştir, Hatay Valiliğimizle koordineli olarak çalışacaktır. Çeşitli sivil kurumlar tarafından kara yolu ve hava yolu ile ilinize gönderilen mücahitlerin büyük bir gizlilik içerisinde, konum itibarıyla Diyanet İşleri Misafirhanelerinde -’Diyanet İşleri Misafirhanelerinde’ dikkat edin- ve bağlı kuruluşlarla MİT tarafından belirlenen kamu misafirhanelerinde konaklamaları uygun görülmüştür. Genelgeye titizlikle uyulmasını…”
Kaplan ardından şunları söyledi:
“Peki, arkadaşlar, El Nusra’ya sizin Bakanlıktan Valiliğe giden genelge bu. Ne oldu da siz şimdi terör örgütü listesine aldınız El Nusra’yı, bana anlatır mısınız? Birinizin çıkıp burada anlatması lazım, bu Hükûmetin. Kürtlere Kobani’de, Afrin’de, Cizir’de, Kamışlı’da sürekli saldıran, katliam yapan, çoluk çocukları katleden bu cinayet şebekelerini Hükûmet olarak sizin ‘mücahit’ olarak sınıflandırmanız, üstelik de PYD’ye karşı, Kürt halkına karşı savaşa gönderilmede verdiğiniz lojistik desteğin, verdiğiniz arka çıkmanın acaba bir akrabalık, ideolojik damarı mı var, nedir, söyler misiniz? Şimdi bunu anlatır mısınız Allah aşkına?”
CHP Konya Milletvekili Faruk Bal ise hükümetin Suriye’deki teröristleri desteklediğini, lojistik destek verdiğini, eğittiğii, Türkiye’de toplantılara çağırdığı, Cenevre’de yapılan toplantılara taktik ve stratejik bilgilerle donatılıp gönderildiğini ifade ederek, şöyle konuştu:
“İçişleri Bakanlığı El Nusra militanlarına kolaylık gösterilmesi için Hatay Valiliğine yazılı talimat verecek kadar işin içerisine girmiştir ve benzeri ilişkiler de, IŞİD terör örgütlerinin ve onun üst düzey yöneticilerinin Türkiye’ye getirilmesi ve burada birtakım faaliyetler içerisinde bulundurulması çalışmalarına katılınmış, MİT Müsteşarının ifadesiyle 2 bin tır dolusu malzeme Suriye’ye gönderilmiştir. Şimdi, bu 2 bin tır dolusu malzeme ile Suriye’de biber dolması mı, patlıcan dolması mı yoksa salata mı yapılmıştır ya da bunlardan havan, Kalaşnikof mermisi ve diğer silahlar mı oluşmuştur? İşte, dün ve bugün sosyal medyada ortaya çıkan sonuç: IŞİD’in vahşetini gösteren kellesi bedeninden ayrılmış insan manzaralarını izledik ve IŞİD işgal etmiş olduğu Musul’da genelgeler yayınlayarak insanlık tarihinin geliştirmiş olduğu hak ve hürriyetleri sıfırlayan -aynen Afganistan’daki El Kaide benzeri gibi- bir yönetim kuran birtakım düzenlemeler içerisindedir. Bütün bunların olacağı belli değil miydi değerli arkadaşlarım, soruyu buraya getirmek istiyorum. Bütün bunların olacağı belliydi.”
Kaplan’ın gündeme getirdiği, Bal’ın da doğru olduğunu söylediği genelgeyi AKP grubundan ve hükümetten yalanlayan çıkmadı. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in gerçek olmadığını ileri sürdüğü genelgeye AKP milletvekillerinden tepki gösteren de olmadı.
CHP İstanbul Milletvekili İhsan Özkes de Kaplan’ın kürsüden gösterdiği belgeyi sosyal paylaşım ağlarından Twitter’dan paylaştı. Özkes, belgeyi paylaşmadan önce “Dünya Lideri diye övdükleri Tayyip’in ülkeyi getirdiği duruma bakınız. Davutoğlu, Twitter’dan yaptığı açıklamada Musul Konsolosluğu’nda çalışan bürokratların güvenliği için tüm önlemlerin alındığını söylemişti. Diyanetin Suriye için camilerden topladığı paranın ne kadarı Nusra’ya, ne kadarı IŞİD’e gitti? Suriyede savaşanlar Hatay’da Diyanet’e ait Kuran Kursu ve yurtlarında barındı mı İçişleri Bakanlığının Diyanete bu konuda bir yazısı var mı? Bir Kandil Gecesinde TRT’de canlı yayınlanan Mevlid duasında Diyanetin dua ettirdiği Suriyeliler kimdi?” demişti.
KAYNAK: http://www.egundem.net/mit-dunyadan-el-kaideci-topladi/
image

Monday, June 9, 2014

Görünüşün Altında – Emma Goldman (1923)

EMMA GOLDMAN’IN DEVRİM RUSYASINDAKİ  ANILARINDAN ALINTIDIR.(Rusya’daki Hayal Kırıklığım içinde, Kısım 12 (1923))
İki haftadan beridir dinlemekte olduğum dehşetli hikaye, adeta bir fırtına gibi üstüme çöktü. Hayatım boyunca inandığım, çok istediğim ve başkalarının faydası için uğraştığım devrim bu muydu; yoksa onun bir karikatürü müydü –benimle alay etmeye ve dalga geçmeye gelen çirkin bir canavar mı? Altı ay boyunca karşılaştığım Komünistler –fedakar, çalışkan ve yüce ideallerle doluu o erkek ve kadınlar– suçlandıkları gibi ihanet edebilecek ve dehşetli şeyleri yapabilecek nitelikte kişiler mi? Zinoviev, Radek, Zorin, Ravitch ve tanıştığım pekçok diğerleri –ülküsel bir yalan uğruna, lekeleyip, eziyet edip, öldürebilirler mi? Ama, öyleyse –Rusya’da idam cezasının kaldırıldığını baana söyleyen Zorin değil miydi? Ve yine varışımın hemen ertesinde, yeni kararnamenin yürürlüğe girdiğinin gecesinde yüzlerce insanın kurşuna dizildiğini, yani işin doğrusu Çeka’nın kurşuna dizmelerin hiç sonlanmadığını öğrendim.
Yani, arkadaşlarım Çeka’nın yaptığı işkencelerden bahsederlerken abartmıyorlarmış, diğer kaynaklardan da öğrendim. Petrograd hapishanelerindeki dehşetli koşullar hakkındaki şikayetler o kadar fazlalaşmıştı ki, Moskova durumdan haberdar edilmişti. Bir Çeka müfettişi soruşturma için geldi. Konuşmaktan korkan mahkumlara dokunulmazlık sözü verilmişti. Ancak müfettişin gitmesinin üzerinden çok geçmemişti ki, Çeka’nın yaptığı vahşetten sözünü hiç sakınmadan bahseden genç bir mahkum hücresinden dışarı çıkarıldı ve acımaszıca dövüldü.
Peki Zorin neden yalanlara başvurdu? Benim uzun süre karanlıkta kalmayacağımı şüphesiz ki biliyordu. Ve sonra, Lenin aynı yöntemlerin suçlusu değil miydi? “Hapishanelerimizde düşünce anarşistleri yok” diye bana güvence vermişti. Ama o bunları söylerken, çok sayıda Anarşist Moskova ve Petrograd ve diğer pekçok Rus şehrindeki hapishanelere doldurulmuştu. Mayıs 1920′de çok sayıda [anarşist] Petrograd’da tutuklandı; aralarında birisi 17 diğeri 19 yaşında olan iki genç kız da vardı. Mahkumlardan hiçbirisi karşı-devrimci hareketlerden suçlanmadı: onlar (Lenin’in tabiriyle) “Düşünce anarşisti“ydiler. Pekçoğu Sosyalist Cumhuriyet’in fabrikalarındaki dehşetli koşullara dikkat çeken 1 Mayıs manifestosunu yayınlayanlardandı. Henüz yürürlüğe girmiş olan “emek defteri“ne [ing. labour book] karşı el bildirileri dağıtan iki genç kız tutuklanmıştı.
Emek defteri, Bolşevikler tarafından en büyük Komünist başarılardan birisi olarak ilan edildi. Bu eşitliği sağlayacak ve asalaklığı ortadan kaldırılacaktı, öyle iddia ediliyordu. Aslında emek defteri, Çarlık rejiminde fahişelere verilen sarı kağıt benzeri bir şeydi. Bir kimsenin attığı her adım kaydediliyordu, ve o olmadan da bir adım bile atılamıyordu. Sahibini işine, yaşadığı şehre, oturduğu odaya bağlı kılıyordu. Bir kimsenin siyasi inancını ve partiye bağlılığını, ve kaç defa tutuklandığını [üstüne] kaydedilmişti. Kısacası, bir sarı kağıt. Bazı Komünistler bile bu aşağılayıcı keşfe içerlemişlerdi. Bunu protesto eden anarşistler Çeka tarafından tutuklandılar. Konuyla ilgili olarak bazı önde gelen Komünistlere başvurulunca, Lenin’in “Düşünce anarşistleri hapishanelerimizde” lafını tekrarlayıp duruyorlardı.
Komünistlerden nur yağıyordu. Hepsi amacın araçları mübah kıldığına inanıyor gözüküyordu. Radek’in Üçüncü Enternasyonal’in ilk yıldönümünde, dinleyicilerine “Komünizmin Amerika’daki olağanüstü yayılışından” bahsettiği bildiriyi hatırlıyorum. “Amerikan hapishanelerinde elli bin Komünist var” diye hiddetle bağırıyordu. “Hepsi Komünist olan, onsekizindeki genç kız Molly Stimer ve erkek arkadaşları, Komünist faaliyetleri yüzünden Amerika’dan sınırdışı edildiler“. O zamanlar Radek’in yanlış bilgilendirmiş olduğunu düşünmüştüm. Ancak yine de bu gibi ifadeleri kullanmadan önce gerçeklerden emin olmaya uğraşmaması bana garip gelmişti. Sahtekardılar, ve Molly Stimer ile Anarşist yoldaşlarına karşı yapılan bu hakaret, onların Amerikan plütokrasisinin ellerinden çektikleri adaletsizliğin üstüne eklendi.
Geçtiğimiz aylar boyunca Komünist psikolojiyle olduğu kadar Bolşeviklerin kuram ve yöntemleriyle de bir nebze aşina olacak kadar şey gördüm ve işittim. Makhnoya karşı olan ikiyüzlü tavırları, Çeka’nın uyguladığı vahşetler ve Zorin’in yalanları hakkındaki hikayeler artık şaşırtmıyordu beni. Komünistlerin, Cizvit formülü olan amaca giden her yol mübahtır formülüne örtük bir şekilde inandıklarının farkına vardım. Aslında, bu formülü yüceltiyorlar. Yeni bir toplumsal düzenin temelleri olarak ileri sürülen insan yaşamının değerine, karakterin niteliğine, devrimci bütünlüğün önemine dair herhangi bir öneri; devrimci proje içinde hiçbir yeri olmayan “burjuvazi duygusallığı” olarak reddediliyordu. Bolşevikler açısından amaç Komünist bir Devlet idi, veya sözde Proletarya Diktatörlüğü. Bu amaca doğru giden herşey haklı ve devrimciydi. Bu nedenle Leninler, Radeksler ve Zorinler oldukça tutarlıydılar. İmanlarının yıkılmazlığını inanarak, kendilerini tamamıyla buna adayarak, aynı anda hem kahramanca hem de alçakça davranabiliyorlardı. Sadece ringa balığı ve çayla günde yirmi saat çalışabiliyor, ve masum erkek ve kadınların boğazlanması emredebiliyorlardı. Zaman zaman ise cinayetlerini bir “yanlış anlama“ymışçasına davranarak gizlemeyi amaçlıyorlardı; nihayetinde amaçlar araçlı haklı kılmıyor muydu? İşkence yapabiliyor ve sonra da soruşturmaları engelleyebiliyorlardı; yalan söyleyebiliyor ve iftira atabiliyorlardı, ve yine de kendilerini idealist olarak niteliyorlardı.Kısacası, devrimci bakış açısından herşeyin yasal ve doğru olduğuna; diğer herhangi bir politikanın zayıf, duygusal veya Devrim’e ihanet [etmek demek] olduğuna kendilerini ve diğer herkesi inandırabiliyorlardı.
Bir vesileyle, burjuvazi kökenli olsalar bile nihayetinde birer insan oldukları ve fiziki sağlıklarının dikkate alınması konusunda ısrar ederek, narin kadınların sokaklardaki karı küreklemeye zorlanmasındaki merhametsizliği eleştirdiğimde, bir Komünist bana şunları söylemişti: “Kendinizden utanmalısınız, siz ki yaşlı bir devrimcisiniz ve yine de hala çok duygusalsınız“. Bu bazı Komünistlerin Angelica Balabanov’a karşı takındıkları tutumun aynısı, çünkü o mümkün olan her yerde yardımcı olmaya istekli ve hevesliydi. Kısacası, Bolşevikler bir tek kendilerinin dünyayı kurtarmakla görevlendirildiklerine samimiyetle inanan toplumsal püritenlerdiler [püriten: ahlaki ve dini konularda sofu olan]. Bolşeviklerle aramdaki ilişkiler giderek gerginleşti, Devrime karşı olan yaklaşımımın giderek daha eleştirel olduğunu fark ettim.
Bir şey giderek belirgin bir hale geliyordu benim için: kendimi Sovyet Hükümeti’nin bir parçası [üyesi] olarak göremiyordum; kendimi Komünist makinanın denetimi altına sokacak hiçbir görevi kabul edemezdim. Eğitim Komiserliği bu makinanın o kadar hakimiyeti altındaydı ki, ondan rutin işlerden daha başka bir şey beklemek umutsuzcaydı. Gerçekte, birisi Komünist olmadıkça, hiçbir şeyin üstesinden gelemez. Yüksek bir mevkide bulunan Komünistler arasında en iyi yetişmiş ve en az dogmatik olarak gördüğüm Lunacharsky’e katılmakta oldukça hevesliydim. Ancak Lunacharsky’nin kendisinin de makinanın içindeki çaresiz bir dişli çarkı olduğunu fark ettim; çabaları devamlı surette kırpıldı ve sınırlandırıldı. Okulların yönetiminde ve çocuklara karşı davranışlarda devam etmekte olan rüşvetçilik ve kayırmacılık sistemi hakkında da bayağı bir şey öğrendim. Bazı okullar harika koşullara sahipti; çocuklar iyi besleniyor ve iyi giydiriliyor, konserlerden, tiyatrolardan, danslardan ve diğer eğlencelerden faydalınıyorlardı. Ancak okul çocuklarının çoğunun evleri sefil, kirli ve bakımsızdı. “Tercih edilen” okullardan sorumlu olanlar değişiklikler için gerekli olanları bulmakta pek az sorunla karşılaşıyorlardı; sıkça da fazlasını elde ediyorlardı. Ancak sıradan okulların yöneticileri bir hafta boyunca bir resmi daireden diğerine giderek zamanlarını ve enerjilerini harcıyorlar, en asgari gereksinimleri dahi elde edebilmek için bitip tükenmeyen beklemeler yüzünden cesaretleri kırılıyor ve yılgınlığa kapılıyorlardı.
İlk önceleri işlerin bu halini gıda ve malzemenin kıtlığına bağlıyordum. Ambargo ve müdehalelerin bundan sorumlu olduğunun söylendiğini fazlasıyla duydum. Bu büyük ölçüde doğruydu. Rusya bu kadar kıtlık içinde olmasaydı, kötü yönetim ve rüşvet bu kadar ölümcül sonuçlar yaratmayacaktı. Ancak yaygın kıtlığın Komünist propagandanın hakim bir sanısı olduğu da eklenmeli. Hatta çocuklar bile bu amaç için kullanılıyorlardı. İyi bakılan okullar, Rusya’yı ziyaret eden yabancı misyonlara ve delegasyonlara şov yapmak içindi. Bu okullardaki herşey, diğer okulların paylarından kesilerek bollaştırılmıştı.
Mayıs’taki Petrograd Pravda‘sında yayınlanan, okullardaki korkunç koşulları ifşa eden bir makalenin Petrograd’daki herkesi nasıl yerinden sıçrattığını hatırlıyorum. Genç Komünist örgütler komitesi bu kurumların bazılarını denetlemişti. Çocukların kirli, bit dolu pis çarşaflar üzerinde uyuduklarını, sefil gıdalarla beslendiklerini, gece boyunca karanlık odalara kilitlenerek cezalandırıldıklarını, akşam yemeği yemeden uykuya yollandıkları ve hatta dövüldükleri ortaya çıkmıştı. Okullardaki görevli ve çalışan sayısı da oldukça fahişti. Örneğin bir okulda 125 çocuğa karşı 138 [çalışan] vardı. Bir başkasında ise 25 çocuğa karşı 40 [çalışan]. Bu asalakların hepsi, talihsiz çocukların ağızlarındaki ekmekten besleniyorlardı.
Zorins, hep bana Petrograd Eğitim Dairesi sorumlusu olan bir kadından, Lillina’dan bahsediyordu. Onun işine bağlı ve yetenekli, harika bir işçi olduğu söyleniyordu. Pekçok defa onun konuşmalarını dinlemiştim, ancak etkilenmemiştim: fazlasıyla resmi ve kendini beğenmiş, tipik bir püriten okul bir müdiresine benziyordu. Ancak onunla konuşana kadar bir görüş oluşturmayacaktım. Okul ifşaatlarının yayınlanması üzerine Lillina’yı görmeye karar verdim. Soruşturulan okullar hakkında, eğitimin genel sorunları, özürlü çocukların sorunları ve eğitimleri hakkında bir saate yakın konuştuk. “Genç yoldaşların kusurları abarttıklarını” söyleyerek okullardaki suistimalleri hafife aldı. Zaten suçluların okullardan uzaklaştırıldıklarını da ekledi.
Diğer sorumlu pekçok Komünist gibi, Lillina da kendisini işine adamıştı, tüm zamanını ve enerjisini buna ayırıyordu. Tabiatiyle, herşeyi kişisel olarak kendisi yönetemezdi; ona göre şov [yapmak için ayırılan] okullar en önemlileriydiler, zamanının çoğunu onlara ayırıyordu. Diğer okullar ise, işe uygunlukları büyük ölçüde siyasi faydalarına göre değerlendirilen çok sayıdaki asistanına bırakılmıştı. Bu sohbet, Bolşevik Eğitim Heyetinin çalışmasının bir parçası olamayacağım yönündeki inancımı kuvvetlendirdi.
Sağlık Heyeti gerçek hizmet –şov hastahaneleri yararına veya hastanın siyasi görüşlerine göre ayrımcılık yapmayacak bir hizmet– anlamında pek az fırsat sunuyordu. Bu ayrımcılık ilkesi, ne yazık ki hasta odalarında bile hüküm sürüyordu. Tüm diğer Komünist kurumlar gibi, Sağlık Heyeti de siyasi bir komiserin, Doktor Pervukhin’in başkanlığı altındaydı. Benim yardımımı sağlamak için oldukça istekliydi; bana bir fabrikanın, dispanserin veya ilçe kreşininin sorumlusu olmamı öneriyordu –oldukça gururlandırıcı, cazip ve benim oldukça beğendiğim bir teklif. Doktor Pervukhin ile defalarca konuştum, ancak pratik bir sonuç ortaya çıkmadı.
Onun dairesini her ziyaret ettiğimde erkekli kadınlı grupların bekleştiğini, bitmezcesine beklediklerini gördüm. Bunlar, çeşitli tıbbi branşlarda çalışan aydın –hiçbirisi komünist değildi– doktor ve hemşirelerdiler, ancak zamanları ve enerjileri siyasi Komiser Doktor Pervukhin’in bekleme odasında ziyan oluyordu. Bir zamanlar Rusya’nın çiçekleri olan bu erkek ve kadınlar oldukça hüzünlü, keyifsiz ve kederliydiler. Siyasi boyunduruğu kabullenerek, bu trajik gidişata katılmalı mıydım? Boyunduruğun devrimci sürecin bir zorunluluğu olduğundan emin oluncaya kadar değil en azından. Öncelikle partizan karakterde olmayan, Rusya’nın koşullarını inceleyebileceğim ve halkla, işçilerle ve köylülerle doğrudan ilişkiye geçebileceğim bir iş bulmam gerektiğini hissediyordum. Ancak böylece içine düştüğüm zihinsel keder ve şüphe kaosunun içinden bir çıkış yolu bulabilirdim.
Çeviri: Anarşist Bakış

Sunday, June 8, 2014

National Shame After Deadly Mining Disaster: Protests in Turkey (

Discontent spread across Turkey after the worst mining disaster in the country's history.

On May 13, a fire tore through the Soma coal mine, killing more than 300 people and leaving scores injured. Grief in Turkey quickly turned to anger. Protesters hit the streets — furious at Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and his administrations' alleged role in the tragedy.

The Turkish government has been criticized for its close ties to big business and for putting profit ahead of safety standards in a country with the highest rate of worker deaths in Europe. Just weeks before the tragedy, the government rejected a proposal to investigate safety standards in the coal industry.

Watch Dispatch 1 on vicenews.com: https://news.vice.com/video/protests-...

Check out the VICE News beta for more: http://vicenews.com

Friday, June 6, 2014

Değişen Zamanlar ve Sıradan Zorunlu Askerliğin Anlamı üzerine Iska’nın Düşündürdükleri


Ergenekon ve Balyoz davaları, 12 Eylül davası, askerî vesayet tartışmaları ve Roboski katliamı gibi olayların da vesile olmasıyla, asker-sivil ilişkileri son dönemin en önemli tartışma konularından birisi oldu. Mesele bu aralar gündemden düşmüş gibi dursa da, özellikle Roboski katliamı sonrasında gördük ki, Silahlı Kuvvetlerin günlük siyasetteki etkinliğinin önemli ölçüde azalarak olması gereken sınıra çekilmiş olması, askerler ve siviller arasında daha şeffaf ve hesap verme zorunluluğuna dayalı bir ilişki kurulması için gerekli olsa da yeterli olmuyor. Tıpkı askerî vesayetin geriletilmiş olmasının militarizmin de sona erdiği anlamına gelmemesi gibi. Bu noktaya gelebilmek için öncelikle, başta Kürt meselesi çerçevesinde olmak üzere hayatın birçok alanında askerlerin rolü, etkinliği ve askerlikle ilgili değerlerin kamuoyu nezdinde esaslı bir sorgulama sürecinden geçmesi gerektiği açık. Söz konusu militarizm olunca bakış açısını siyaset alanıyla sınırlamayıp gündelik hayatın her bir köşesine bakmak önemli ve gerekli. Bu noktada karşımıza çıkan etki alanı en geniş uygulama şüphesiz zorunlu askerlik. Vicdani retçilerin ve askerlikten muaf olma talebinde bulunan erkek eşcinsellerin hikâyeleri üzerinden, zorunlu askerliğin hegemonyasının dışında yer alanların deneyimlerine az çok aşinayız. Daha az tartıştığımız konu ise, zorunlu askerliğin, ona doğrudan karşı çıkmayanların anlam dünyalarında hangi şekillerde yer aldığı.[1] Bu tartışmaya mütevazı bir katkı sağlamak için kaleme alınan bu yazı, Krek tiyatro grubunun yapımı olan Iska adlı oyunun bu konuda ne söylediğine dair birkaç notu paylaşma amacı taşıyor. Yalnız önce zorunlu askerliğin değişen anlamına dair bir iki şey söylemekte fayda var.    
***

Modern ulus-devletlerin asli unsurlarından biri olan yurttaş orduları kavramı ve zorunlu askerlik uygulaması Fransız İhtilali ile birlikte tedavüle girer. Böylelikle askerlik hizmetiyle (erkeklerin) yurttaşlık hakları arasında, bizimki de dahil bazı ülkelerde halen süren sıkı bir bağ kurulmuş olur. Bu bağ sayesinde ulusun güvenliği ve savunması sorumluluğu önceden olduğu gibi savaşçı küçük bir zümreye ait olmaktan çıkarak daha geniş kitlelerin sırtına yüklenir. Kitlelerin bu sorumluluğu üstlenmeye rıza göstermelerini sağlamak için de söylemsel ve maddi bazı stratejiler devreye sokulur. Bunlardan ilk akla geleni, özellikle Birinci Dünya Savaşı ile yaygınlık kazanmış olan savaşçı erkeklik ve kahramanlık miti. Savaşçılığın dönemin normatif erkekliğinin ayrılmaz bir parçası olması ulus-devletin asker gücünün devamlılığı açısından kritik öneme sahip olmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesi soylular ve rütbelilerin ayrıcalığı olan askerî kahramanlık da benzer şekilde yaygınlık kazanarak askerlik görevini yerine getiren her erkeğe sunulan bir vaade dönüşür. Aynı dönemde, bireyin kendisini ulusun selameti ve devletin güvenliği gibi aşkın değerler uğruna feda etmesi makbul yurttaşlığın göstergesine dönüşür. Savaş anıtları ve anma törenlerinin amacı da her şeyden önce savaşkanlık, kahramanlık ve feda kavramlarının yüceltilmesi ve kitleler nezdindeki etkisinin devamlılığının sağlanmasıdır.

Askerlik hizmetine meşruiyet kazandırmanın maddi yönünü ise, feda karşılığında sağlanan sosyal haklar ve belli ayrıcalıklar oluşturur. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’da siyahların yurttaşlık haklarından yararlanabilmelerinin aracı orduya katılmak olmuştur. Savaş sonrasında da alt sınıflar, kadınlar ve erkek eşcinseller gibi yurttaşlık haklarından yararlanmaları sistematik olarak eksik bırakılan gruplar için orduya katılmak cazip hale gelir. Askerlik, bu türden örneklerde, ayrıcalıksız grupların şartlarını iyileştirmek için kullanabilecekleri sınırlı sayıda toplumsal mobilite mekanizmasından biri olarak karşımıza çıkar.[2] Türkiye’de ise, devletin yurttaşları askerliğe ikna etme stratejisinin maddi yönünün özendiricilikten çok caydırıcılık prensibine dayalı olduğunu söylemek mümkün. Vicdani retçilerin askerlik yapmayı reddetmeleri sonucu karşı karşıya kaldıkları durumu tarif eden “sivil ölüm” kavramı söz konusu caydırıcılığı apaçık ortaya koyuyor. Sivil ölüm kısaca, oy verme, sigortalı bir işe girme, devletin sunduğu sağlık hizmetlerinden yararlanma gibi günlük hayatın neredeyse her alanını etkileyen bir mahrumiyet haline tekabül ediyor. Dolayısıyla da kolay kolay göze alınabilecek bir tavır değil. İster tehditkar ister vaatkar tonlamalı olsun, her iki durumda da askerliğin, devlet-yurttaş arasındaki hak pazarlığının temel unsurlarından birini oluşturduğu görülüyor.

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım bu durum, askerliğin zaman içinde değişen anlamlarının sınıfsal boyutuna dair ipuçları barındırmakta. Askerlik hizmetine yüklenen ulvi anlamlar, Batı ülkelerinin orta sınıfları üzerindeki etkisini 1970’lerden beri önemli ölçüde kaybetmiş durumda. Daha önemlisi, Yagil Levy’nin araştırmasına göre, militerleşme derecesi bizimkine daha yakın İsrail için de benzer bir durum söz konusu.[3] Levy’nin bu değişimi ortaya çıkaran nedenleri sıraladığı bölümde ekonomik paradigmaların belirleyici olduğu görülüyor. Buna göre, 1970’lerden itibaren hakîm olmaya başlayan pazar ekonomisinin ve tüketim toplumunun bireysellik/bireycilik vurgusu kahramanlık ve feda gibi kavramların milliyetçi militarist kullanımlarını etkisizleştirmiş durumda. Ulusa fedanın zorunlu olarak gerektirdiği anonimlik ile mevcut tüketim kalıplarının dayalı olduğu bireyin biricikliği yanılsaması arasında yüzeysel de olsa önemli bir çelişki olduğu açık. Benzer şekilde Levy de yurttaş-askerin yerini yurttaş-vergi mükellefi ve özellikle yurttaş-tüketicinin almasıyla birlikte, ulusal güvenliğin düşük maliyet ve düşük risk gözeterek sağlanması gerektiği fikrinin yerleşmeye başladığının altını çiziyor.[4] Bu koldan yürütülen zorunlu askerlik eleştirisinin yüksek askerî harcamaların gerekliliğini sorgulamasının 1973’te ABD’de zorunlu askerliğin kaldırılmasındaki rolüne dikkat çeken Deborah E. Cowen ise bunun bir erken dönem neoliberal proje olarak ele alınması gerektiğini savunur.[5] Cowen tamamen gönüllülerden oluşan orduya geçme kararının ardında Vietnam Savaşı’nın toplum üzerindeki olumsuz etkisinin de olduğunu yadsımamakla birlikte, zorunlu askerlik karşıtı tartışmaların neoliberalizmin yurttaşlık anlayışının kavramsallaştırılmasındaki merkezî öneminin yeterince ele alınmamış olduğu eleştirisinde bulunur. Bu açıklamalar ışığında denebilir ki, askerlik Batılı orta sınıflar için üstlenmeye gönüllü olmadıkları bir yük olarak görülmekte ve giderek alt sınıflarla özdeşleştirilen bir pratik halini almaktadır.

Türkiye’de de toplumun askerlikle ve orduyla kurduğu ilişkinin son yıllarda değişmekte olduğunu gözlemliyoruz. Her ne kadar bu değişimi bir araştırmaya dayanmadan doğrudan orta sınıf duyarlılıkları ile ilişkilendirmek doğru değilse de, Güneydoğu’ya/çatışmaya gönderilenlerin ya da zor şartlarda askerlik yapanların hep yoksul çocukları olduğu yargısının toplumun genelince dillendirilen bir şikayet olduğunu da gözardı etmemek gerekir. Yazının başında da belirttiğim gibi, askerî vesayetin geriletilmiş olması asker-sivil ilişkilerinin ulus-devletin başlangıcından beri süregelen biçiminin sorgulanması için elverişli bir zemin yarattı. Bu sürecin henüz çok başında da olsak, son dönemdeki bazı gelişmeleri askerliğin meşruiyetinin eski sağlamlığını yitirmeye başladığına delalet sayabiliriz.[6] Bu gelişmelerden biri, 2012 yılındaki bedelli askerlik tartışmaları sırasında askerliğini yapmamak için çeşitli yollara başvuranların sayısının ne kadar yüksek olduğunun açığa çıkmasıydı.  Konuyla ilgili açıklamanın yapıldığı dönemde, bedelli askerlik şartları taşıyan 460 bin kişiye karşılık 465 bin zorunlu asker bulunmaktaydı.[7] Bedelli askerlik şartlarını taşımayanları da hesaba dahil edince askerlik yapmaya gönüllü olmayan büyük bir kitlenin varlığı ortaya çıkmış oluyor. Üstelik askerliğin yalnızca zorunlusunun değil, güvenceli meslek halinin de rağbet görmediğine dair de bir veri var elimizde. Buna göre, 2011 yılı içinde, cazip sayılabilecek miktarda maaş ve sosyal haklar sunulan 5 bin 103 kişilik sözleşmeli er kontenjanı için yapılan ilk alım sürecinde, eğitime başlamaya hak kazanan aday sayısının 783’te kaldığı anlaşılıyor.[8] Rakamlar açık bir şekilde rütbesiz askerliğin toplum tarafından makbul bir meslek olarak görülmediğini ortaya koyuyor.
    
Bir yanda ağırlıklı olarak neoliberal ekonomik iklimin etkisiyle şekillenen askerlik hizmeti karşıtı duyarlılık, diğer yanda da askerliğin zorunlu ya da profesyonel biçimine karşı toplumda belli bir gönülsüzlük olduğunun işaretleri mevcutken sorulması gereken soru tam da bu: Askerlik toplumun farklı kesimlerinden insanlar için ne ifade ediyor? Burada belki daha fazla üstünde durulması gereken sıradan askerlikle ilgili düşünceler ve deneyimler olmalı, ki askerliğin çeşitli “arızalı” ve “aksamış” hallerinin dışındaki geniş sıradanlık alanının nasıl anlamlandırıldığını görmek mümkün olsun. Şu ana dek yürütülen ampirik çalışmalar, çok anlaşılır sebeplerle, askerliğin şehitlik ve gazilik gibi yıkıcı ve hasar verici sonuçlarından doğmuş kimliklere ya da var olan etnik ve cinsel kimliklerle kurduğu arızalı ilişkilere odaklandı. Bu çalışmaların açtığı yoldan giderek literatürü zenginleştirecek daha fazla sayıda araştırmayla, en son 2012 yılında vicdani reddin yasal olarak tanınması ihtimaline karşı çıkarken dört elle sarılınan, sivil ve askerî iktidarların baş tacı Türk milletinin asker-millet olduğu mitinin bugün insanların hayatında ne derece yer aldığına dair daha çok bilgi edinmek mümkün olacak. Askerliğin yalnızca bireysel bir deneyim olarak ele alınmayıp asker yakınlarını nasıl etkilediği, onların askerlikle nasıl ilişkilendikleri üzerine düşünülmesi de ayrıca önem taşıyor.[9] Bu yazının çıkış noktası olan Iska, bu düşünme sürecine katkıda bulunma potansiyeli taşıması sebebiyle ilgiyi hak eden bir yapım.
***
Fuat Mete’nin yazdığı, Berkun Oya’nın yönettiği Iska, iki sezondur Krek tiyatro tarafından sahnelenen bir oyun. Iska askere gidenleri değil geride kalanları konu alması açısından önemli bir açığı kapatıyor. Zaten oyunun ortaya çıkış hikâyesinde de Fuat Mete’nin kendi “asker yakını” olma deneyimi var:

Gülce Oral: Fuat’ın kardeşi biz okuldayken Aktütün Karakolu’nda askerlik yaptı ve ben de Fuat’ın ruh haline dışarıya çok yansıtmasa da az çok tanık oldum. Televizyonda geçen şehit haberleri, isimlerin listeler şeklinde geçiyor oluşu... Sonra insanlar kendi yakınları mı değil mi diye hiç birimizin neden olduğunu anlayamadığı bir şey yüzünden şehit olan o askerlerin isimlerini dinliyor... Oyunu bu durumdan temellendirerek, şehit isimleri okunurken yakınların aklından geçen, o 10 saniye 30 saniye, her neyse, yakınlarının akıllarından geçen şeyleri düşünerek yazıyor Fuat oyunu.[10]
 
Bu alıntıdan, oyunun öncelikli olarak sıradan askerlik deneyimi gözetilerek yazılmadığını, tam tersi, çatışma bölgesinde yapılan askerliğin neden olduğu endişenin hareket noktası olduğunu anlıyoruz. Ancak metinde askerin adı, yaşı ve görev yeri gibi detayların kullanılmaması ve bir anlatı dışında çatışma bölgesi referansının olmaması – ki buradaki referansın da dolaylı olduğunu belirtmek gerek, anlatılan hikâyeleri sıradan askerlikle ilişkili olarak da okuma imkanı veriyor. Metnin bazı noktalarında sınırların çok net çizilmemiş olması şüphesiz oyunun güçlü kılan bir özellik. Hatta bu belirsizlik oyunun bir yerine kadar aynı askerin farklı yakınlarını dinliyormuş izlenimi bile veriyor. Metindeki bu ucu açıklık ve boşluklar sayesinde hem farklı asker deneyimlerinin ortaklaştığı noktaların izini sürmek mümkün oluyor hem de seyircinin doğrudan ya da dolaylı kendi askerlik deneyimleriyle sahnede anlatılanlar arasında bağ kurması kolaylaşıyor.

Oyun altı asker yakınının sırayla sahne dekorunu oluşturan bölmelere girip hikâyelerini anlatmaları üstüne kurulu. Bu hikâyelerde elbette askere giden kişi odak noktasını oluşturuyor ancak bahsedilen her şey doğrudan askerlikle ilgili değil. Örneğin, emekli devlet memuru baba anlatısına, önceden çok mesafeli durduğu memur eylemlerine katılma hikâyesiyle başlıyor. Hikâyelerde askerliğin hayatın diğer detaylarından soyutlanmamış olması, kışla içi-dışı ayrımının sınırlılığına dikkat çekmesiyle oyunu güçlü kılan bir diğer özellik olarak öne çıkıyor. Farklı sosyo-ekonomik altyapılardan gelen altı kişi askerliğin kendileri ve askerliğini yapan yakınları için hangi anlamlara geldiğine dair farklı fikirler aktarıyorlar seyirciye. Ancak bütün bu farklı anlatıların ortak bir noktası var: Askerlik her şeyden önce belirsizlik ve kaygı demek.   
Oyunu oluşturan hikâyeleri, incelemeyi kolaylaştırma adına iki grupta toplamak mümkün görünüyor. Sevgilinin, annenin ve babanın anlatılarının ağırlıklı olarak yakınlık ve askerin bu kişilerin hayatında tuttuğu yer üzerinden kurulduğunu, ablanın, eşin ve ağabeyin hikâyelerinin ise askerliği diğer toplumsal meselelerle bağlantılandırma konusunda biraz daha öne çıktığını söyleyebiliriz.

Ele alacağım ilk gruptaki hikâyelerin ortak noktası, her bir karakterin askerle ilgili yoğun duygularına odaklanmış olması. Hem bu yakınlıktan hem de sebebi açıkça belirtilmeyen endişeden dolayı üç karakterin de yakınlarını askere gönderme konusunda pek de istekli olmadıkları seziliyor. Örneğin, “Yeter ki sağ salim dönsün. İsterse Esra ile sevgili olsun”[11] diyen sevgilinin kıskançlık ekseninde gelişen hikâyesinde kaygının sevdiğinden vazgeçmeye neden olacak kadar yoğun olduğunu görüyoruz. Pişmanlık da öne çıkan bir diğer duygu bu hikâyede. Pişmanlığın sebebi, askere gitmeden önceki arkadaş toplantısında da kıskançlık yaptığı için “çocuğun akşamını zehir etmiş” olması – “Aklımda o yüz ifadesi kaldı. Mutsuzmuş değil de, bir tuhaf...”. Anne ve baba askerlik öncesi tavırlarını değil daha çok çocuklarının askerde oluşunu sorguluyor gibiler. Bu iki anlatıda dikkat çekici nokta, her ikisinin de oğullarıyla olan ilişkilerinin bedensellik üzerinden kurulması. Hikâyesine “Oğlumun kanı A Rh+” diyerek başlayan laborant anne için askerlik birçok şeyin yanı sıra ilk kez oğlunun kanını alması anlamına da geliyor. Profesyonelliğin ve mesleki becerinin uçup gittiği, iğneyi çok uzun damarda tuttuğu için çocuğun damarının şişmesine sebep olan anne, uzun ve sancılı sürecin sonunda kanı tüplere koyarken fazla kan aldığını görüyor. Bu fazla kanı önce küçük bir tüpün içinde cebinde gezdiriyor, ardından kolye olarak boynuna asıyor. Bu hikâyede kan milliyetçi bir çağrışıma sahip değil: “Oğlumun kanı Türk kanı değildi. Kürt kanı değildi. Sadece kandı. A Rh + kan”. Bu haliyle kan yalnızca yaşamsallığı vurguluyor. Anne ilk kez oğlunun akan kanına bu kadar yakın durmuş oluyor ve elbette bu durum kadına kanın yaralanma sonucu akma ihtimalini hatırlatıyor. Babanın hikâyesindeki bedensellik, farklı bir açıdan, yine oğulun muhtemel kaybını çağrıştırma işlevine sahip. Baba genç bir sürücünün kendisine çarpması sonucu sağ kolunu kaybetmiş ve malulen emekli olmuş bir memur. Bu olay sonrası oğul, tam da söz verdiği gibi, babanın kaybettiği kolunun yerine geçmiş neredeyse. Çocuğun askere alınmış olması, baba için sağ kolunu bir kez daha kaybetme ihtimali anlamına geliyor: “Koluma 45 milyar değer biçtiler. Öbür sağ koluma bir şey olursa ona da mı bir değer biçecekler? Sağ kolum önceden belli mezarımda duruyor; onu gömdüm. Öbür sağ koluma ne olacak?” Bu iki hikâyedeki bedensel referanslar adeta “oğlum canımın parçası” der gibi. Bu anlatımın militarist iktidarın devamlılığının garantisi, “Vatan sağolsun. Oğlum vatana feda olsun” sözlerine ne denli zıt düştüğü açık.      

Oyunun diğer üç hikâyesi, askerliğe hangi anlamların yüklendiği sorusuna, biraz daha diğer toplumsal meseleler temelinde cevaplar veriyor denebilir. Örneğin, ablanın hikâyesi askerlikle disiplin ve toplumsal kontrol mekanizmaları arasındaki ilişkiyi ortaya koyması ile dikkat çekiyor. Anlatının temelini abla ile askerdeki kardeşin gerilimli ilişkisi oluşturuyor. Eskiden aralarının çok iyi olduğunu, ancak kardeşin “yanlış arkadaşlarla takılmaya” başlamasıyla huyunun değiştiğini ve ablanın hayatını çekilmez hale getirdiğini öğreniyoruz. Kardeşin askere gitmesiyle ablanın hayatında her şey yolunda gitmeye başlıyor – arkadaşıyla birlikte bir büro açıyor, ilk kez bir sevgilisi oluyor, sabıkalı kardeşi için insanlara ricacı olma zorunluluğundan kurtuluyor... Ancak ortada bir sorun var: Asker kaçağı olan kardeşe kışla yolunun gözükmesi ablanın ihbarı ile gerçekleşiyor – “Böyle olacağını bilsem yapar mıydım!”. Kardeşin başına bir şey gelip gelmediğini, geldiyse bunun ne olduğunu bilmiyoruz, sadece ablanın pişmanlığına tanık oluyoruz. Hikâyenin belki de en kritik noktası ablanın avukat oluşu. Bir hukuk insanının bile, düzenli bir işi ve hayatı olmayan, esrar kullanan, adalet mekanizmasıyla başı derde girmiş kardeşini ıslah etmek, en azından bir süre hayatından uzaklaştırmak için zorunlu askerlikten medet umması Silahlı Kuvvetlere toplum tarafından atfedilen role dair çok fazla şey söylüyor. Bu haliyle askeriye tüm kurumların üstünde bir disiplin gücüne sahip. Kışla bir nevi içine girenler için damgalanma riski taşımayan bir hapishane ya da ıslah evi. Ordunun yıllarca en güvenilir kurumlar listesinde birinciliği kimselere kaptırmamasını bu terbiye edici rolden ayrı düşünmek mümkün mü?  

Askerliğin tek vaadi disiplin değil. “Vatan hizmeti” mülksüzler için vatan toprağından pay sahibi olduklarını hissetmelerinin de vesilesi oluyor. Askerliğin bu işlevini en iyi anlatan ise eşin hikâyesi. Askerdeki kişi bu kez eski gece bir bekçisi. Eşi ağlamaklı bir ses tonuyla eşinin eve adeti olmadığı halde erken geldiği bir günü anlatıyor. Bu rutin dışı olayın sebebi adamın sokakta fiziksel şiddete uğramış olması. Adam utanıyor, kadın ise çaresiz ve şaşkın – “Kocamı görseniz boylu poslu, pehlivan gibidir. Kolay kolay dayak yiyecek biri değil yani!”. Arkadan saldırdıkları için adam kim olduklarını görmemiş, ancak gece bekçiliği işiyle alakalı olduğunu düşünüyor. Birkaç kez bekçiliğini yaptığı villa inşaatında hırsızlık girişimi olmuş; hırsızların malzemeleri çalma girişimlerini adam önlemiş. İntikam için sokak ortasında dövdüklerini düşünüyor. Fiziksel gücüne rağmen şiddete uğramış olmanın çaresizliğine, bunun bir de sınıfsal eşitsizlik bağlantılı oluşu eklenmiş oluyor. Askere gitme kararında da bu durum belirleyici oluyor – “’Benim olmayan malı koruyacağıma vatanımı korurum’ dedi, askere gitti”. Böylece, zorunlu koruma hizmetine karşılık “vatan toprağının sahibi olma” hissi mülksüzlüğün telafisi haline gelmiş oluyor. Askerliğin, yarattığı bu yanılsamayla sınfsal eşitsizliğin devamına bir anlamda katkıda bulunduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.    

Ele alacağım son hikâyede, askerlik farklı etnik gruplardan olanlara karşı uygulanan ayrımcılıkla yüzleşme vesilesi halini alıyor. Abinin anlatısı ayrıca askerliğe atfedilen anlamın sabit olmadığını, burada kardeşin askerliği dolayısıyla olduğu gibi, yeni karşılaşmalarla farklı anlamlar kazanabileceğini göstermesi açısından da kayda değer. “Biz de askerlik yaptık. Ama çatışma falan görmedik. O da gider, yapar gelir dedik”. Ancak belli ki kardeşin askerliği abisininkinden çok daha çetin şartlarda geçiyor. Diğer hikâyelerde olduğu gibi burada da askerin yaşadıklarıyla ilgili detaylara vakıf değiliz, ancak ağabeyin kardeşini bir an önce askere gitmesi konusunda teşvik ettiğine pişman olmasını gerektirecek bir durum olduğu kesin. Bu hikâyede en belirgin duygu çaresizlik. Telefonda konuştuklarında kardeş iyi olduğunu söylüyor ama bu ailenin içini rahatlatmaya yetmiyor. Bir şey olsa da nasıl söyleyecek? Söylese ne yapabilecekler? – “Zaten orada [kışlada] herkes duyar ama kimse dinlemez”. Kendi yaşadığı çaresizlik, bir başkasının çaresizliğini çağrıştırıyor ağabeye. Askerlik yaptığı birlikteki Karslı’nın hikâyesini hatırlıyor. Karslı’nın başçavuştan sırf Kürt olduğu için şiddet gördüğünü ve bu şiddete ancak kendisine şiddet uygulayarak – kendini ayağından vurarak – son verdiğini, başçavuşun cezalandırılmasını sağlayarak diğerlerini de başçavuşun zulmünden kurtarmış olduğunu öğreniyoruz – “Ama o Karslı çocuk kendini dinletti. Fark yarattı”. Ağabey önceden alay ettikleri Karslı’nın hikâyesindeki, kışlada hak aramanın imkansızlığı ve tek çıkış yolunun kendine zarar vermek olduğu gerçeğiyle kardeşinin askerliği vesilesiyle yüzleşmiş oluyor. Aynı Türkiye toplumunun da kışlada kötü muamele ile, Asker Hakları inisiyatifinin kıymetli çabaları sayesinde, ilk kez “asker hakkı” temelinde yüzleşmesi gibi. 
 
***

Bu oyunda zorunlu askerliğini yapan kişi(ler) yok, yalnızca geride kalanlar var. Zorunlu asker afişte, bayrağı sembolize eden düz kırmızı renk fonun önünde üniformasının içinde ayakta duruyor. Yanı başında da, top mermisinin delip geçtiği izlenimi veren bir delik. Mermi bu sefer ıska geçmiş, bir dahaki sefere ne olacağı bilinmez. Askerin sağ salim eve dönmesini bekleyen yakınların kaygısının sebebi de bu zaten. Hikâyelerini hep bu kaygı şekillendiriyor.
“Ölmese de sönmüştür.”

Üstelik, ağabeyin bu çarpıcı sözünün de ima ettiği gibi, tehlike yalnızca askerin canını kaybetmesi de değil. Şiddete maruz kalınan ya da çatışmada bizzat şiddetin faili olunan bir askerlik, ömür boyu taşınacak bir travmanın müsebbibi olma ihtimalini de barındırıyor. 
Oyundaki altı hikâye askerlikle bir şekilde alakalı birçok farklı düşünceyi, duyguyu ve anlamı ortaya koyuyor. Milliyetçi militarist askerlik anlatısının işlevi tam da bu çeşitliliği silmek ve anonim tek bir hikâyeye – kahramanlığın ve seve seve yapılan fedanın hikâyesine –  dönüştürmek. Oysa bu hikâyelerin anlatıcıları hiç de sevdiklerini feda etmeye razı görünmüyorlar. Üstelik bu kişilerin bazılarının başka bir bağlamda çok da milliyetçi reflekslerde bulunmaları oldukça olası. Ama hiçbiri asker yakınlarından bahsederken milliyetçi duyarlılıklarını öne çıkarmıyor, çıkaramıyor. Sevdiği birini yitirme ihtimalinin insani kaygısı tüm bu ulvi duyarlılıkların ötesine geçiyor.

Oyundaki kişiler hikâyelerini camın ardında bulunan farklı bölmelere girerek anlatıyorlar. Bölmeler bir açıdan, tüm bu asker yakını anlatılarının bölünmüşlüğünü de gösteriyor. Askerlikle ilgili deneyimlerin, özellikle de ölüm ya da sakatlıkla sonuçlandığında, politik bir sorgulamaya yol açmayacak şekilde yalnızca o bireyleri ya da ailelerini ilgilendiren bir mesele olarak yaşandığını biliyoruz. Türkiye toplumunun askerliği her şeyden önce kaygı ile ilişkilendirdiğinin yaygın bir bilgi olması durumunda, iktidarın zorunlu askerlik kurumunun devamlılığını sağlamakta ne kadar zorlanacağını düşünmek, askerliğe muhalefetin önünün kesilmesi için iktidarca gösterilen çabanın sebebini de açıklamış oluyor. Bu noktada bir kez daha ağabeyin anlatısına dönmek gerek. Ağabey kardeşinin selametiyle ilgili ne kadar endişeli olduğunu anlattığı bir anda birden cama vuruyor – “Ne yapacağız şimdi?”. Seyirci ile sahneyi ayıran cam, Krek tiyatroda sahnenin daimi bir parçası, tiyatronun alâmet-i fârikası. Cam paravanın varlığı her oyunun içeriğine ve gidişatına göre muhakkak farklı anlamlar üstleniyor. Bu oyun özelinde, tam ağabeyin cama vurduğu o anda, endişe dolu bu askerlik hikâyelerinin güvenli bir mesafeden izleniyor olduğu yanılsaması bozulmuş oluyor. Cama hızlıca vurulmasıyla irkiliyoruz – sonuçta askerde yaşanan ya da askerin yaşattığı her ölüm, sakatlık, kötü muamele ve şiddette hepimizin sorumluluğu var...               
 
 


[1] Erkeklerin sıradan askerlik deneyimlerine dair anlatıları içeren, konuyla ilgilenenlerin başucu kitabı niteliğindeki iki çalışmayı anmadan geçmemeli. Bunlar, Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak (2008), İstanbul: İletişim Yayınları ve Ayşe Gül Altınay’ın The Myth of the Military-Nation: Militarizm, Gender and Education in Turkey (2004), New York: Palgrave MacMillan başlıklı çalışmaları. Ayrıca Ömer Turan’ın “’Esas Duruş!’: Kışla Deneyimleri ya da Türkiye’de Zorunlu Askerliğin Antropolojisi” (2013), içinde Erkek Millet, Asker Millet: Militarizm, Milliyetçilik, Erkeklik(ler), der. Nurseli Yeşim Sünbüloğu, İstanbul: İletişim Yayınları başlıklı makalesine de bakılabilir.   
[2] Yagil Levy, Israel’s Death Hierarchy: Casualty Aversion in a Militarized Democracy (2012), New York: New York University Press, s. 16-17.
[3] Levy bu durumun, İsrailli askerlerin hayatını kaybetmemesini sağlamak uğruna Filistinli sivillerin hayatını giderek daha fazla hiçe sayan bir “ölüm hiyerarşi”sinin ortaya çıkmasına yol açtığını savunuyor. 
[4] Levy, a.g.e., s. 21-23.
[5] Deborah E. Cowen, “Fighting for ‘Freedom’: The End of Conscription in the United States and theNeoliberal Project of Citizenship” (2006), Citizenship Studies, 10(2), s. 167-183.
[6] Ya da belki askerliğin toplumun gözündeki meşruiyeti eskiden de varsaydığımız kadar güçlü değildi ama şartlar bunun açığa çıkması için uygun değildi.
[7] “Bedelli Sivillikle Ortaya Çıkan Çarpıcı Gerçek”, 24.11.2012, www.marksist.org, (erişim tarihi, 01.01.2012).
[8] “Sözleşmeli Erbaş Hüsranı”, Milliyet, 01.12.2011 ve “‘Sözleşmeli Er’de Genelkurmay Şaşkın”, Radikal, 01.12.2011.
[9] Asker annelerinin oğullarının ölüm ya da sakatlıkla sonuçlanmayan askerlikleri ile ilgili düşüncelerini ele alan bir çalışma için bkz. Senem Kaptan, “Çatlakların Gölgesinde Militarizm: Türkiye’de Askerlik, Annelik ve Toplumsal Cinsiyet” (2013), içinde Erkek Millet, Asker Millet: Militarizm, Milliyetçilik, Erkeklik(ler), der. Nurseli Yeşim Sünbüloğu, İstanbul: İletişim Yayınları.
[10] Oyuncularla gerçekleştirilen röportajdan alıntı. Röportajın tamamı için bkz. http://www.grizine.com/2014/01/02/iska-krek-berkun-oya-fuat-mete/
[11] Oyunu izlerken not tutma olanağı olmadığından sözleri hatırımda kaldığı kadarıyla oyun sonrası aldığım notlardan yararlanarak aktarıyorum. Sözleri asıl anlamı değiştirecek ölçüde bir hata yapmadan aktardığımı umuyorum. 

Wednesday, June 4, 2014

Öldürülen "Travesti"yse, Mahkeme’den Ceza İndirimi!

Çarşamba, 04 Haziran 2014
Avcılar’da yaşayan Seda isimli trans kadının katilinin cezası, maktülün “travesti” olması gerekçe gösterilerek müebbetten 15 yıla düşürüldü.
 
Avcılar Meis Sitesi sakinlerinden Seda isimli trans kadının nefret cinayeti sonucu öldürülmesine ilişkin davada gerekçeli karar açıklandı. Katil Ramazan Soybozkurt, “haksız tahrik” indiriminden faydalanarak 15 yıl hapis cezası aldı.
 
Maktülün “travesti” olması ceza indirimi gerekçesi
Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada katil Soybozkurt, maktülün “travesti” olması ve kendisine ilişki teklif etmesi gerekçe gösterilerek “haksız tahrik indiriminden” faydalandı. Soybozkurt’un cezası müebbetten 15 yıla düşürüldü.
 
Dava dosyasında Soybozkurt, kendisinin alkollü olduğunu ve Seda’nın kendisine yaklaşarak ilişki teklif ettiğini iddia etti. Öldürme kastı olmadığını öne süren Soybozkurt, “O kızgınlıkla darp ettim” dedi. 26 Şubat 2014’te dava sonuçlandı. Gerekçeli karar ise yakın zamanda açıklandı.
 
Seda’nın tecavüze uğrama ihtimali araştırılmadı!
Dava sürecinde Soybozkurt’un iddiaları “doğru olma ihtimali” düşünülerek kararı etkilerken; öldürülen trans kadın Seda’nın kardeşinin iddiaları dikkate alınmadı. Seda’nın kardeşi ifadesinde, “Kardeşimin hastanede yoğun bakımda olduğunu söylediler. Tecavüze uğramış olabileceği söylendi” demişti. Ancak Mahkeme veya Adlî Tıp tecavüz konusunda herhangi bir inceleme yapmadı.
 
Katil, var olan ceza infaz sistemine göre 8 yıl 1 ay 5 gün hapis cezasını ceza infaz kurumunda çektikten sonra denetimli serbestlikten yararlandırılarak serbest bırakılacak.
 
Av. Söyle: Karar adaletten uzak
Avukat Fırat Söyle gerekçeli kararı kaosGL.org’a değerlendirdi. Söyle, yargının adaletten uzak kararlar verdiğini ve sanığın ifadesinin ceza almamak için sıkça kullanılan bir yöntem olduğunu söyledi:
 
“Türkiye’de bir eşcinsel veya bir transseksüel olmanın bu kadar basit ve sıradan olduğunun bir göstergesi de yargının adaletten uzak ve hiçbir hukuki yanı olmayan kararlarıdır. Sanığın ifadesi bizler için hiç de bilinmedik bir savunma değil. Sayın Mahkeme veya Sayın Hakimlerin önüne gelen dava dosyalarından bilmeleri gereken şey sanığın ceza almamak veya daha az ceza almak adına söyleyeceği her şeyin mübah olduğu ve sınırının olmadığıdır. ‘İlişki teklif etti, ters ilişki teklif etti, kadın olduğunu sanmıştım’ gibi ifadeleri biz yemiyoruz ama mahkemeler, hakimler bu ifadeleri o kadar makul ve gerçekçi görüyorlar ki daha az ceza veriyorlar. Katiller, suçlarını itiraf etmeseler; beraat kararlarını görebilmek imkansız değildir.
 
Ne olmuştu?
Avcılar Meis Sitesi’nde yaşayan translara dönük linç girişimleri ve transfobik saldırıların ardından trans kadınların evleri “fuhuş” yapıldığı iddiasıyla mühürlenmiş ve birçok trans kadın evsiz kalmıştı.
 
Evsiz kalan translardan biri olan Seda 1 Mart 2013 tarihinde gece 3.00 civarında katil Ramazan Soybozkurt tarafından sokakta ölümcül şekilde darp edilmiş ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmişti.

Tuesday, June 3, 2014

Siyah Deri Beyaz Maske

Versus Kitap Yayınları
Frantz Fanon, ilk kitabı Siyah Deri, Beyaz Maske’de şöyle yazıyordu: “İndirgenemez biçimde kendi zamanıma aidim.” Buradaki zaman, hiç kuşkusuz, sömürgecilik karşıtı mücadeleler çağıydı. Henüz Fransız sömürgesi olan Martinik’te 1925 yılında doğan ve Aimé Césaire’ın öğrencisi olan Fanon, İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin safında savaşa katılmasının ardından Lyon’da tıp ve psikiyatri eğitimi alır. 1952’de yayınlandığında büyük ilgi toplayan Siyah Deri, Beyaz Maske adlı çalışması, o dönem Fransa’daki entelektüel çevrelerde derin iz bırakır. Tutku dolu, yürekten gelen bir çığlıktır bu: “Beyaz bir dünyaya gelen bir siyahın deneyimledikleri.”  1953’te, Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasından tam bir yıl önce Fanon Cezayir’deki Blida Psikiyatri Hastanesi’nde göreve başlar. Cezayirli hastaların karşılaştıkları işkenceleri kendisine anlatması sonucunda dehşete düşen Fanon, görevinden istifa eder ve Tunus’a giderek daha önceden taraftarı olduğu Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti (GPRA) için çalışmaya başlar. Devrimcilerin resmi yayın organı olan Mücahit gazetesine pek çok yazı yazar.

1960 yılında GPRA, Fanon’u o sıralar Birleşik Afrika hareketinin fiili merkezi olan Gana’ya elçi olarak gönderir. Görevi hem Gana’yla kurulan ilişkileri güçlendirmek hem de liderleri sıklıkla Gana’nın başkenti Akra’da toplanan, Afrika’da bağımsızlık mücadelesi veren diğer milliyetçi hareketlerle kurulan bağlantıları geliştirmektir. Ben de Fanon’la ilk kez bu sırada Akra’da tanıştım; onunla dünya politikası üzerine uzun sohbetler etmiştik. Tüm dünyada patlak veren ulusal kurtuluş hareketleri dalgası karşısında oldukça umutluydu; ancak bu hareketlerin çoğunun liderliğinin taşıdığı sınırlar karşısında ise endişeliydi, bu rahatsızlığını son kitabında ayrıntılı olarak tartışacaktı. Bundan kısa süre sonra löseminin pençesine düştü. Tedavi amacıyla önce Sovyetler Birliği’ne, sonra ise ABD’ye gitti ancak bu tedaviler sonuç vermedi. Washington’da yattığı hastanede onu ziyaret etme şansı bulmuştum; ABD’de yeni gelişen ve Fanon’un hayranlık beslediği Siyah İktidar hareketini tartışmıştık. ABD’nin uluslararası politikaları karşısında hiddete kapılmış ve şunları söylemişti: “Amerikalıların muhataplarını dinlemeye hiç niyeti yok; hâlâ kendi kendilerine konuşuyorlar.” Yaşamının son yılında büyük bir gayretle kendisini ölümünden sonra yayınlanacak eserini yazmaya adamıştı: Yeryüzünün Lanetlileri.  Ömrü J.P. Sartre’ın yazdığı ve kendisinin de çok beğendiği önsözü okumaya yetmişti. Kitabın orijinal adı, Les damnés de la terre ise elbette uluslararası işçi hareketinin marşı olan Enternasyonal’in ilk mısralarından esinlenilmişti. 1961’de, genç yaşta hayatını kaybetti.

Fanon’a dünya çapında –ve elbette ABD’de– ün kazandıran Siyah Deri, Beyaz Maske değil, işte bu çalışmasıdır. Tüm dünyada 1968 devrimci dalgasıyla doruğa ulaşan değişik pek çok hareketin militanlarının başucu kitabı olan Yeryüzünün Lanetlileri, 68’in ilk heyecanı sönmeye başladığında ise sessizce köşesine çekilmişti. 1980’lerin sonlarında çeşitli kimlik hareketleri ve post-kolonyal hareketler Fanon’un ilk kitabını keşfetti; ancak bu ilgi çoğunlukla Fanon’un vurgulamak istediğinden uzak bir noktaya yönelmişti. Siyah Deri, Beyaz Maske’nin girişinde belirttiği üzere, siyah insanın yabancılaşmasını ortadan kaldırmak için Freudçu psikanalizin sunduklarından fazlası gerekmektedir. Freud filojenik açıklamaların ötesine geçerek ontojenik bir açıklamanın gerekliliğini ileri sürmüştü; Fanon’a göreyse, sosyojenik bir açıklama gerekiyordu. Siyah Deri, Beyaz Maske’nin postmodern kanonun temel önemdeki metinlerinden biri olarak tekrar ilgi toplamasına rağmen, yayınlanmasından otuz yıl sonra, bu eserin kesinlikle kimlik politikalarına yönelik bir çağrı olmadığı anlaşılmalı. Fanon’un da kitabın kapanış cümlelerinde açıkça belirttiği gibi:

Siyah insanın bedbahtlığı bir vakitler köleleştirilmiş olmasında yatıyor.

Beyaz insanın bedbahtlığı da bir yerlerde cana kıymış olmasındadır.

Ve Beyazlar bugün de sürdürüyorlar ırksal aşağılama ve horgörü tavırlarını. Ama ben, derisi kara adam, mutlak anlamda varolma imkânını ele geçirdiğim ölçüde geçmişi de kurtarmaya kalkışan bir hayalgücüyle kendimi sınırlamaya hakkım olmadığını görüyorum, Ben, derisi kara adam, sadece şunu istiyorum:
Hiçbir araç insana hâkim olmasın. İnsanın insana kulluğu son bulsun. Yani ne ben başkasının kulu olayım, ne de ben başkasını kulluğa zorlayayım. Nerede olursa olsun, hangi görünüş altında olursa olsun insanı keşfetmeme ve onu sevmeme izin verilsin.

Zenci yok ortada. Var olan sadece Beyaz adam.

Fanon pek çok şey olabilir, ancak kesinlikle postmodernist değildi. Bir yönden Marksist bir Freudçu, diğer yönden Freudçu bir Marksist ve çoğu yönden ise devrimci kurtuluş hareketlerine bütünüyle bağlı bir figür olarak nitelendirilebilir. Bununla birlikte, kendi dönemine ait biri olsa bile, eserinin bizim dönemimize de sunabileceği pek çok şey vardır. Siyah Deri, Beyaz Maske’nin son cümlesi şöyledir: “Son duam da şu: Ey ruhum, hep soru soran bir ruh olarak kal kaldığın yerde!” Fanon’un düşüncelerinin yirmi birinci yüzyıldaki geçerliliğine dair fikirlerimi işte bu sorgulayıcı ruhla dile getiriyorum.

Fanon’un kitaplarını yeniden okuduğumda iki şey dikkatimi çekti: Fanon’un –özellikle de başkalarını eleştirirken– kesinliğinden emin olduğu son derece sert önermeleri ve bunların ardından, kimi sefer sayfalar sonra, en iyi yöntemin ne olduğuna, amaca nasıl ulaşılması gerektiğine dair bir türlü emin olamadığını yinelemesi. Ayrıca Sartre gibi benim de dikkatimi bu kitapların dünyanın muktedirlerine değil, “yeryüzünün lanetlileri”ne, Fanon’a göre çoğunlukla “derisi renkli insanlar”dan oluşan bir kesime hitap etmesi çekti. Fanon bir yandan zulmederken bir yandan da küçümseyen iktidar sahiplerine karşı daima öfke beslemiştir. Ancak tavır ve davranışları dünyadaki eşitsizliğin ve aşağılamanın sürmesine katkıda bulunan derisi renkli insanlara karşı duyduğu öfke daha büyük olmuştur, özellikle de bu insanların davranışlarının temelinde dökülen kırıntılardan kendilerine pay çıkarma güdüsü yer alıyorsa. Aşağıdaki satırlarda, Fanon’un ikilemleri olduğunu düşündüğüm üç başlık etrafında fikirlerimi toplayacağım: şiddet kullanımı, kimlik olumlaması ve sınıf mücadelesi.

Yeryüzünün Lanetlileri’nin böyle –hem hayranlık hem de suçlama dolu– bir ilgi uyandırmasının nedeni, “Şiddet Üzerine” başlıklı ilk bölümün açılış cümlesidir:

Ulusal kurtuluş, ulusal uyanış, ulusun halka iadesi ya da Commonwealth, hangi adı, hangi en yeni ifadeyi kullanırsanız kullanın, sömürgesizleştirme her zaman şiddet içeren bir olgudur.

Bu analitik bir gözlem midir, yoksa politik bir öneri mi? Bunların her ikisi de olduğu söylenebilir. Belki Fanon’un kendisi de sözlerinin daha çok hangi manada anlaşılması gerektiğinden emin değildi, bunun bir önemi de yok zaten. Güce başvurmadan köklü bir toplumsal dönüşümün gerçekleşmeyeceği fikri yeni değildir. On dokuzuncu yüzyıldaki radikal özgürlükçü geleneklerin tümü seçkinlerin iktidardan kendi isteğiyle vazgeçmeyeceğini düşünüyordu; iktidar daima zorla alınmalıydı. Bu düşünce, toplumsal dönüşümün “devrimci” ile “reformist” yolları arasında var olduğu kabul edilen ayrımı tespit etmemize yardımcı olur. 1945 sonrası dönemde ise “devrim” ile “reform” arasındaki ayrım en sabırsız, öfkeli ve uzlaşmaz hareketlerin militanları açısından bile gitgide azalmaktadır. Bu yüzden sosyolojik bir inceleme konusu değil, politik bir öneri olarak şiddet sorgulanmaya başlamıştır.

“Devrimci” hareketlerin iktidarı ele geçirdiğinde vaatlerinin pek azını gerçekleştirebildiği doğrudur, fakat “reformist” hareketlerin bundan fazlasını gerçekleştiremediği de doğrudur. Şiddete dair politika belirlemenin zorluğu bu yüzdendir. Cezayirli milliyetçilerin yaşamöyküsüne baktığımızda bu dönüşüm açıkça görülebilir. GPRA’nın 1958’deki kuruluşundan 1961’e kadar başkanlığını yapan Ferhat Abbas, politik yaşamının ilk otuz yılını reformist olarak geçirdikten sonra kendisi ve hareketinin bir arpa boyu yol ilerlemediğini kabul ederek Cezayir’i sonsuza kadar sömürge olarak kalmaktan ve “köleleştirilmek”ten kurtaracak anlamlı tek mücadele biçiminin şiddet içeren ayaklanma olduğu sonucuna vardı.

Yeryüzünün Lanetlileri’nde Fanon’un politik bir taktik olarak güç kullanımına dair üç tespitte bulunduğu söylenebilir:
Yalnızca şiddet dilinden anladıkları sürekli kafasına kakılan aynı insanlar, artık kendilerini zor yoluyla ifade etmeye karar vermiştir. Aslında özgürlüğe giden yolu ona her zaman sömürgeci göstermiştir. Sömürge halkın seçtiği argümanı ona belirten de sömürgecidir ve şimdi kaderin ironik bir cilvesiyle, sömürge halkı sömürgecinin şiddetten başka bir şey anlamadığını söylemektedir.

İkinci tespit, bu şiddetin sömürgeleştirilenlerin hem sosyal psikolojisini hem de politik kültürünü dönüştürdüğü yönündedir:

Ama bazen öyle olur ki, sömürge halkı için bu şiddet, tek işleri şiddet olduğu için, olumlu, şekillendirici özellikler de taşır. Şiddet praksisi birleştiricidir, çünkü her bir kişi bu büyük zincirdeki, sömürgecinin gösterdiği ilk şiddete tepki olarak ortaya çıkan bu büyük şiddet örgütlenmesindeki bir şiddet halkasını temsil eder. Gruplar birbirlerini tanır, gelecekte ortaya çıkacak ulus şimdiden bölünmez bir bütündür. Silahlı mücadele halkı harekete geçirir, yani onları geri dönüşü olmayan tek bir yöne iter.

Ancak üçüncü tespit ikincinin iyimser havasına, ilk bölümde canlandırılan ulusların ve insanlığın kurtuluşuna giden geri dönüşsüz yola karşıt görünmektedir. Kitabın Cezayir’deki ulusal kurtuluş mücadelesi fiilen devam ederken yazılan ikinci ve üçüncü bölümleri “Şiddet Üzerine”ye ışık tutmaları açısından özellikle etkileyicidir.

“Kendiliğindenliğin Büyüklüğü ve Zaafı” başlıklı bölüm milliyetçi hareketlerin genel bir eleştirisidir. Bu hareketlere “özgü kusur,” der Fanon, “en yüksek politik bilince sahip unsurlara odaklanmalarıdır: şehirlerdeki işçi sınıfı, küçük esnaf ve memurlar” – yani, nüfusun ancak yüzde birini temsil eden küçük bir kesim:

Milliyetçi partilerin çok büyük bir çoğunluğu kırsal kitlelere büyük bir güvensizlik besler… Batılılaşmış unsurların köylü yığınlarla ilgili duyguları, sanayileşmiş ülkelerin işçi sınıfı arasında görülen duyguları anımsatır.

Bu kusur onların devrimci olmasının önünde engel teşkil ediyordu. Devrimci bir hareket Batılılaşmış bir proletaryaya değil, kökenlerinden sökülerek gecekondu mahallelerine sıkış tepiş doldurulan köylülüğe dayanmalıdır:

İsyanın şehirli vurucu gücünü bulduğu yer de bu kitleler, bu gecekondu halkı, lümpen proletaryadır. Lümpen proletarya, sömürge bir halkın en kendiliğinden ve en radikal devrimci güçlerinden birini oluşturur.

Fanon, kabile yaşantısından kopartılmış lümpen proletaryaya övgü düzdükten sonra iktidara gelen milliyetçi hareketlerin doğasını incelemeye koyulur. Bu konuda oldukça acımasız davranır ve kitabının en ünlü cümlelerinin birinde onları şöyle suçlar: “Tek parti, burjuva diktatörlüğünün modern biçimidir: maskesiz, boyasız, vicdansız, her açıdan kinik.” Fanon’a göre, azgelişmiş ülkelerin burjuva partilerine “ulusun bir arada, uyumlu kalkınmasını yavaşlatmakla tehdit ettiği için” değil, “hiçbir yararı olmadığı” için karşı çıkılmalıdır. Ardından milliyetçiliğin arı ve basit bir dille reddedilişi gelir:

Milliyetçilik siyasal bir doktrin değildir, bir program değildir. Ülkelerimizi gerilik, hareketsizlik ya da çöküşten korumayı gerçekten istiyorsak, ulusal bilinçten siyasal ve toplumsal bilince doğru hızla geçmemiz gerekir… Kitlelere yiyecek olarak yalnızca milliyetçilik veren bir burjuvazi misyonunu yerine getiremez ve kaçınılmaz olarak bir dizi sınav ve sıkıntıdan geçer.

Bu noktada Fanon ikinci başlık olarak belirttiğim kimlik meselelerine eğilir. Tartışmayı eski uygarlıklarla övünmenin bugün kimseyi doyurmadığını belirterek açmasında şaşılacak bir yan yoktur. Ancak bu tavır Batı kültüründen uzaklaşılması gibi meşru bir amaca hizmet etmektedir. Kültürün ırksallaştırılmasından başta sömürgeciler, “beyaz kültürü öteki kültürsüzlerin karşısına çıkarmaktan hiç vazgeçmeyen Avrupalılar” sorumludur. Fanon, “zencicilik” kavramının “beyaz adamın insanlığa hakaretinin mantıksal değilse bile duygusal bir antitezi” olduğunu ileri sürer. Ancak “bir ulusal kültür yerine Afrika kültürünü vurgulamaya yönelik bu tarihsel yükümlülük, onları çıkmaz sokağa sürükleyecektir,” diyerek devam eder. Fanon, ulusal kurtuluş için verilen politik mücadeleyle ilişkisi olmayan, bu mücadelede yer almayan bir kültürel kimliğin olumlanmasına son derece eleştirel bir biçimde yaklaşır. “Ulusal Kültür Üzerine” başlığını taşıyan dördüncü bölümde şöyle yazar:

Bir siyah kültür yaratmanın mümkün olduğuna inanmak… Zenci”lerin yok olma sürecinde olduğunu nedense unutmaktır… Siyah kültür diye bir şey asla olamaz, çünkü siyah cumhuriyetleri var etmenin görevi olduğunu hisseden tek bir politikacı yoktur. Sorun, bu insanların halklarına biçtiği rolü, kurmaya karar verdikleri toplumsal ilişkiler türünü ve insanlığın geleceği için düşüncelerini bilmektir. Önemli olan budur. Geri kalanı boş laf ve göz boyamadır.

Kapanış cümleleri ise kimlik politikalarının tam tersidir:

İnsan davranışlarıyla değerlendiriliyorsa, o zaman bugün Afrikalı aydınlara düşen en acil görevin kendi ulusunu inşa etmek olduğunu söyleyebilirim. Bu inşa doğru olursa, yani halkın açık iradesini ifade ederse, Afrika halklarının huzursuzluğunu yansıtırsa, o zaman kaçınılmaz olarak evrensel değerlerin keşfedilmesine ve ilerletilmesine yol açacaktır. Ulusal kurtuluş, diğer uluslardan uzaklaştırmak bir yana, ulusu tarih sahnesine çıkarır. Uluslararası bilinç ulusal bilincin tam içinde büyür ve gelişir. Bu iki yanlı gelişme aslında bütün kültürlerin benzersiz odak noktasıdır.
Bununla birlikte Yeryüzünün Lanetlileri’nin “Sonuç” bölümünde, Afrika için farklı bir yolun –Avrupalı olmayan farklı bir yolun– değerini fazlasıyla hafife aldığını düşünen Fanon ABD’yi örnek gösterir. Buna göre, hedefini Avrupa’ya yetişmek olarak koyan ABD bu hedefi öylesine iyi gerçekleştirmiştir ki sonunda kendisi “bugün bir canavar haline gelmiştir, Avrupa’nın kusurlarını, hastalığını, insanlıkdışılığını korkunç boyutlara ulaştırdı.” O halde Fanon’a göre, Afrika “yetişip” üçüncü bir Avrupa olmamalıdır. Tam tersine:

İnsanlık bizden bu grotesk ve genellikle tiksindirici taklit yerine başka şeyler bekliyor. Afrika’yı yeni bir Avrupa’ya dönüştürmek istiyorsak, Amerika’yı yeni bir Avrupa’ya dönüştürmek istiyorsak, o halde ülkelerimizin kaderini Avrupalılara emanet edelim. Onlar bizim en iyimizden daha iyi bir iş çıkarırlar. Ama insanlığın ileriye adım atmasını istiyorsak, insanlığı Avrupa’nın yerleştirdiğinden farklı bir düzeye götürmek istiyorsak, öncü olmamız gerekir… Avrupa için, kendimiz için ve insanlık için, yoldaşlar, yeni bir başlangıç yapmalı, yeni bir düşünce tarzı geliştirmeli ve yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız.

Fanon’un iki kitabında ördüğü düşüncesinde, kültürel kimlik ve ulusal kimlik sorunlarının etrafında anti-sistemik düşüncelerin tümüne geçtiğimiz elli yıl boyunca musallat olmuş, gelecek elli yılda da musallat olacağa benzeyen temel ikilemi görüyoruz. Avrupa evrenselciliğinin reddi pan-Avrupa hâkimiyetinin ve Avrupa’nın modern dünya sistemindeki iktidar söyleminin, Aníbal Quijano’nun iktidarın “sömürgeliği” olarak adlandırdığı durumun reddi için temel teşkil etmektedir. Fakat aynı zamanda, daha adil bir dünya için, başka bir deyişle, sosyalizmin tarihsel amacı için mücadele edenler Fanon’un “ulusal bilincin tuzakları” dediği şeye karşı daima temkinli olmuşlardır. Bu yüzden örmeyi sürdürüyoruz, zira Fanon’un sözleriyle insanlığın “ileriye adım atacağı” bir geleceğe giden yolda yürümenin tek yolu bu görünüyor.

Üçüncü başlık olarak belirlediğim sınıf mücadelesi ise Fanon’un eserlerinde merkezi bir tartışma olarak yer almaz. Gene de Fanon’un dünya görüşünde ve incelemelerinde bu konu merkezi bir konumdadır. Bunun sebebi ise kuşkusuz Fanon’un Martinik, Fransa ve Cezayir’deki tüm yaşamı boyunca Marksist bir kültür içinde yetişmesidir. Fanon ve birlikte mücadele ettiği insanların kullandığı dil yoğun biçimde Marksist öncüller ve terminolojiyle doluydu. Ancak Fanon ve arkadaşları dönemin komünist hareketlerinin savunduğu katı Marksizm anlayışına da şiddetle karşı çıktı. Aimé Césaire’ın Sömürgecilik Üzerine adlı çalışması, sömürge dünyasındaki entelektüellerin neden komünist partilerden koptuğunun (elbette bu hususta yalnız değildiler) ve neden revize edilmiş bir sınıf mücadelesi ileri sürdüklerinin en bilindik açıklaması olma özelliğini koruyor. Bu tartışmalarda kilit mesele mücadele eden sınıfların hangileri olduğuydu. Uzun bir süre boyunca bu tartışma Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kategorileri üzerinden yürüdü. Temel argüman, modern kapitalist dünyada esas çatışmanın iki sınıf etrafında döndüğüydü: şehirli sanayi burjuvazisi ve şehirli sanayi proletaryası. Diğer tüm kesimler ya ölü ya da ölmek üzere olan yapılardı ve yok olmaya mahkûmdu, iş herkesin kendini ya burjuva ya da proletarya olarak tanımlamasına kadar varmıştı.

Fanon’un yazdığı dönemde, bunu gerçek durumun doğru ya da kabul edilebilir bir açıklaması olarak gören kişi sayısı görece azdı. Şehirli sanayi proletaryası hiçbir yerde dünya nüfusunun çoğunluğuna ulaşmamıştı ve genel olarak bakıldığında, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir kesim görüntüsü sergilemiyordu. Bunun sonucu olarak, çoğu hareket ve entelektüel sosyolojik analize daha uygun ve radikal politikaya daha iyi temel oluşturacak bir sınıf mücadelesi anlayışı arayışına girişti. Devrimci eylemin “öncüsü” olacak tarihsel özne rolü için pek çok yeni öneri mevcuttu. Fanon bu öznenin kabilesinden koparılmış, şehirleştirilmiş lümpen proletarya olarak ortaya çıktığını düşündü. Fakat bu konudaki kuşkularını da “kendiliğindenliğin tuzakları”ndan bahsederken teslim etti.

Sonuç olarak, Fanon’dan bize kalanlar tutkudan ve politik bir eylem projesinden daha fazlasıdır. Fanon ortak ikilemlerimizin parlak bir tasvirini sunar. Şiddet olmadan yeryüzünün lanetlileri hiçbir şey elde edemez. Ancak şiddet, ne kadar sağaltıcı ya da etkili olursa olsun, hiçbir şeyi çözmez. Pan-Avrupa kültürünün tahakkümünden kurtulmadan ilerlemek mümkün değildir. Ama bunun sonucunda tikelliğin olumlanması bizi çıkmaza düşürür ve kaçınılmaz biçimde “tuzaklar”la son bulur. Sınıf mücadelesi esastır, ancak gerçekten mücadele edenlerin hangi sınıflar olduğunun bilinmesi kaydıyla bundan söz edilebilir. Fakat kendi başına kalan ve örgütsel yapısı olmayan lümpen sınıflar yok olur gider.

Fanon’un öngördüğü gibi, mevcut kapitalist dünya sisteminden başka bir şeye doğru geçiş döneminde yer almaktayız. Bu mücadelenin sonucu bütünüyle belirsiz. Fanon böyle söylememiş olabilir, ancak kitapları bunu sezdiğinin kanıtıdır. Bu mücadeleden hep beraber sağ salim çıkıp daha iyi bir dünya sistemine geçebilmemiz büyük oranda Fanon’un ele aldığı üç ikilemle yüzleşmemize bağlıdır ancak bu da yeterli değildir; bu ikilemlerle yüzleşmeli ve analitik açıdan zeki, ahlâki açıdan Fanon’un da uğrunda mücadele verdiği “yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasına” duyarlı ve politik açıdan ise karşılaştığımız gerçekliğe uygun biçimde bu ikilemlerin üstesinden gelmeliyiz.