
Ergenekon
ve Balyoz davaları, 12 Eylül davası, askerî vesayet tartışmaları ve
Roboski katliamı gibi olayların da vesile olmasıyla, asker-sivil
ilişkileri son dönemin en önemli tartışma konularından birisi oldu.
Mesele bu aralar gündemden düşmüş gibi dursa da, özellikle Roboski
katliamı sonrasında gördük ki, Silahlı Kuvvetlerin günlük siyasetteki
etkinliğinin önemli ölçüde azalarak olması gereken sınıra çekilmiş
olması, askerler ve siviller arasında daha şeffaf ve hesap verme
zorunluluğuna dayalı bir ilişki kurulması için gerekli olsa da yeterli
olmuyor. Tıpkı askerî vesayetin geriletilmiş olmasının militarizmin de
sona erdiği anlamına gelmemesi gibi. Bu noktaya gelebilmek için
öncelikle, başta Kürt meselesi çerçevesinde olmak üzere hayatın birçok
alanında askerlerin rolü, etkinliği ve askerlikle ilgili değerlerin
kamuoyu nezdinde esaslı bir sorgulama sürecinden geçmesi gerektiği açık.
Söz konusu militarizm olunca bakış açısını siyaset alanıyla
sınırlamayıp gündelik hayatın her bir köşesine bakmak önemli ve gerekli.
Bu noktada karşımıza çıkan etki alanı en geniş uygulama şüphesiz
zorunlu askerlik. Vicdani retçilerin ve askerlikten muaf olma talebinde
bulunan erkek eşcinsellerin hikâyeleri üzerinden, zorunlu askerliğin
hegemonyasının dışında yer alanların deneyimlerine az çok aşinayız. Daha
az tartıştığımız konu ise, zorunlu askerliğin, ona doğrudan karşı
çıkmayanların anlam dünyalarında hangi şekillerde yer aldığı.[1] Bu tartışmaya mütevazı bir katkı sağlamak için kaleme alınan bu yazı, Krek tiyatro grubunun yapımı olan Iska
adlı oyunun bu konuda ne söylediğine dair birkaç notu paylaşma amacı
taşıyor. Yalnız önce zorunlu askerliğin değişen anlamına dair bir iki
şey söylemekte fayda var.
***
Modern ulus-devletlerin asli unsurlarından biri olan yurttaş orduları
kavramı ve zorunlu askerlik uygulaması Fransız İhtilali ile birlikte
tedavüle girer. Böylelikle askerlik hizmetiyle (erkeklerin) yurttaşlık
hakları arasında, bizimki de dahil bazı ülkelerde halen süren sıkı bir
bağ kurulmuş olur. Bu bağ sayesinde ulusun güvenliği ve savunması
sorumluluğu önceden olduğu gibi savaşçı küçük bir zümreye ait olmaktan
çıkarak daha geniş kitlelerin sırtına yüklenir. Kitlelerin bu
sorumluluğu üstlenmeye rıza göstermelerini sağlamak için de söylemsel ve
maddi bazı stratejiler devreye sokulur. Bunlardan ilk akla geleni,
özellikle Birinci Dünya Savaşı ile yaygınlık kazanmış olan savaşçı
erkeklik ve kahramanlık miti. Savaşçılığın dönemin normatif erkekliğinin
ayrılmaz bir parçası olması ulus-devletin asker gücünün devamlılığı
açısından kritik öneme sahip olmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesi
soylular ve rütbelilerin ayrıcalığı olan askerî kahramanlık da benzer
şekilde yaygınlık kazanarak askerlik görevini yerine getiren her erkeğe
sunulan bir vaade dönüşür. Aynı dönemde, bireyin kendisini ulusun
selameti ve devletin güvenliği gibi aşkın değerler uğruna feda etmesi
makbul yurttaşlığın göstergesine dönüşür. Savaş anıtları ve anma
törenlerinin amacı da her şeyden önce savaşkanlık, kahramanlık ve feda
kavramlarının yüceltilmesi ve kitleler nezdindeki etkisinin
devamlılığının sağlanmasıdır.
Askerlik hizmetine meşruiyet kazandırmanın maddi yönünü ise, feda
karşılığında sağlanan sosyal haklar ve belli ayrıcalıklar oluşturur.
Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’da siyahların yurttaşlık
haklarından yararlanabilmelerinin aracı orduya katılmak olmuştur. Savaş
sonrasında da alt sınıflar, kadınlar ve erkek eşcinseller gibi
yurttaşlık haklarından yararlanmaları sistematik olarak eksik bırakılan
gruplar için orduya katılmak cazip hale gelir. Askerlik, bu türden
örneklerde, ayrıcalıksız grupların şartlarını iyileştirmek için
kullanabilecekleri sınırlı sayıda toplumsal mobilite mekanizmasından
biri olarak karşımıza çıkar.[2]
Türkiye’de ise, devletin yurttaşları askerliğe ikna etme stratejisinin
maddi yönünün özendiricilikten çok caydırıcılık prensibine dayalı
olduğunu söylemek mümkün. Vicdani retçilerin askerlik yapmayı
reddetmeleri sonucu karşı karşıya kaldıkları durumu tarif eden “sivil
ölüm” kavramı söz konusu caydırıcılığı apaçık ortaya koyuyor. Sivil ölüm
kısaca, oy verme, sigortalı bir işe girme, devletin sunduğu sağlık
hizmetlerinden yararlanma gibi günlük hayatın neredeyse her alanını
etkileyen bir mahrumiyet haline tekabül ediyor. Dolayısıyla da kolay
kolay göze alınabilecek bir tavır değil. İster tehditkar ister vaatkar
tonlamalı olsun, her iki durumda da askerliğin, devlet-yurttaş
arasındaki hak pazarlığının temel unsurlarından birini oluşturduğu
görülüyor.
Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım bu durum, askerliğin zaman içinde
değişen anlamlarının sınıfsal boyutuna dair ipuçları barındırmakta.
Askerlik hizmetine yüklenen ulvi anlamlar, Batı ülkelerinin orta
sınıfları üzerindeki etkisini 1970’lerden beri önemli ölçüde kaybetmiş
durumda. Daha önemlisi, Yagil Levy’nin araştırmasına göre, militerleşme
derecesi bizimkine daha yakın İsrail için de benzer bir durum söz
konusu.[3]
Levy’nin bu değişimi ortaya çıkaran nedenleri sıraladığı bölümde
ekonomik paradigmaların belirleyici olduğu görülüyor. Buna göre,
1970’lerden itibaren hakîm olmaya başlayan pazar ekonomisinin ve tüketim
toplumunun bireysellik/bireycilik vurgusu kahramanlık ve feda gibi
kavramların milliyetçi militarist kullanımlarını etkisizleştirmiş
durumda. Ulusa fedanın zorunlu olarak gerektirdiği anonimlik ile mevcut
tüketim kalıplarının dayalı olduğu bireyin biricikliği yanılsaması
arasında yüzeysel de olsa önemli bir çelişki olduğu açık. Benzer şekilde
Levy de yurttaş-askerin yerini yurttaş-vergi mükellefi ve özellikle
yurttaş-tüketicinin almasıyla birlikte, ulusal güvenliğin düşük maliyet
ve düşük risk gözeterek sağlanması gerektiği fikrinin yerleşmeye
başladığının altını çiziyor.[4]
Bu koldan yürütülen zorunlu askerlik eleştirisinin yüksek askerî
harcamaların gerekliliğini sorgulamasının 1973’te ABD’de zorunlu
askerliğin kaldırılmasındaki rolüne dikkat çeken Deborah E. Cowen ise
bunun bir erken dönem neoliberal proje olarak ele alınması gerektiğini
savunur.[5]
Cowen tamamen gönüllülerden oluşan orduya geçme kararının ardında
Vietnam Savaşı’nın toplum üzerindeki olumsuz etkisinin de olduğunu
yadsımamakla birlikte, zorunlu askerlik karşıtı tartışmaların
neoliberalizmin yurttaşlık anlayışının kavramsallaştırılmasındaki
merkezî öneminin yeterince ele alınmamış olduğu eleştirisinde bulunur.
Bu açıklamalar ışığında denebilir ki, askerlik Batılı orta sınıflar için
üstlenmeye gönüllü olmadıkları bir yük olarak görülmekte ve giderek alt
sınıflarla özdeşleştirilen bir pratik halini almaktadır.
Türkiye’de de toplumun askerlikle ve orduyla kurduğu ilişkinin son
yıllarda değişmekte olduğunu gözlemliyoruz. Her ne kadar bu değişimi bir
araştırmaya dayanmadan doğrudan orta sınıf duyarlılıkları ile
ilişkilendirmek doğru değilse de, Güneydoğu’ya/çatışmaya gönderilenlerin
ya da zor şartlarda askerlik yapanların hep yoksul çocukları olduğu
yargısının toplumun genelince dillendirilen bir şikayet olduğunu da
gözardı etmemek gerekir. Yazının başında da belirttiğim gibi, askerî
vesayetin geriletilmiş olması asker-sivil ilişkilerinin ulus-devletin
başlangıcından beri süregelen biçiminin sorgulanması için elverişli bir
zemin yarattı. Bu sürecin henüz çok başında da olsak, son dönemdeki bazı
gelişmeleri askerliğin meşruiyetinin eski sağlamlığını yitirmeye
başladığına delalet sayabiliriz.[6]
Bu gelişmelerden biri, 2012 yılındaki bedelli askerlik tartışmaları
sırasında askerliğini yapmamak için çeşitli yollara başvuranların
sayısının ne kadar yüksek olduğunun açığa çıkmasıydı. Konuyla ilgili
açıklamanın yapıldığı dönemde, bedelli askerlik şartları taşıyan 460 bin
kişiye karşılık 465 bin zorunlu asker bulunmaktaydı.[7]
Bedelli askerlik şartlarını taşımayanları da hesaba dahil edince
askerlik yapmaya gönüllü olmayan büyük bir kitlenin varlığı ortaya
çıkmış oluyor. Üstelik askerliğin yalnızca zorunlusunun değil, güvenceli
meslek halinin de rağbet görmediğine dair de bir veri var elimizde.
Buna göre, 2011 yılı içinde, cazip sayılabilecek miktarda maaş ve sosyal
haklar sunulan 5 bin 103 kişilik sözleşmeli er kontenjanı için yapılan
ilk alım sürecinde, eğitime başlamaya hak kazanan aday sayısının 783’te
kaldığı anlaşılıyor.[8] Rakamlar açık bir şekilde rütbesiz askerliğin toplum tarafından makbul bir meslek olarak görülmediğini ortaya koyuyor.
Bir yanda ağırlıklı olarak neoliberal ekonomik iklimin etkisiyle
şekillenen askerlik hizmeti karşıtı duyarlılık, diğer yanda da
askerliğin zorunlu ya da profesyonel biçimine karşı toplumda belli bir
gönülsüzlük olduğunun işaretleri mevcutken sorulması gereken soru tam da
bu: Askerlik toplumun farklı kesimlerinden insanlar için ne ifade
ediyor? Burada belki daha fazla üstünde durulması gereken sıradan
askerlikle ilgili düşünceler ve deneyimler olmalı, ki askerliğin çeşitli
“arızalı” ve “aksamış” hallerinin dışındaki geniş sıradanlık alanının
nasıl anlamlandırıldığını görmek mümkün olsun. Şu ana dek yürütülen
ampirik çalışmalar, çok anlaşılır sebeplerle, askerliğin şehitlik ve
gazilik gibi yıkıcı ve hasar verici sonuçlarından doğmuş kimliklere ya
da var olan etnik ve cinsel kimliklerle kurduğu arızalı ilişkilere
odaklandı. Bu çalışmaların açtığı yoldan giderek literatürü
zenginleştirecek daha fazla sayıda araştırmayla, en son 2012 yılında
vicdani reddin yasal olarak tanınması ihtimaline karşı çıkarken dört
elle sarılınan, sivil ve askerî iktidarların baş tacı Türk milletinin
asker-millet olduğu mitinin bugün insanların hayatında ne derece yer
aldığına dair daha çok bilgi edinmek mümkün olacak. Askerliğin yalnızca
bireysel bir deneyim olarak ele alınmayıp asker yakınlarını nasıl
etkilediği, onların askerlikle nasıl ilişkilendikleri üzerine
düşünülmesi de ayrıca önem taşıyor.[9] Bu yazının çıkış noktası olan Iska, bu düşünme sürecine katkıda bulunma potansiyeli taşıması sebebiyle ilgiyi hak eden bir yapım.
***
Fuat Mete’nin yazdığı, Berkun Oya’nın yönettiği Iska, iki sezondur Krek tiyatro tarafından sahnelenen bir oyun. Iska
askere gidenleri değil geride kalanları konu alması açısından önemli
bir açığı kapatıyor. Zaten oyunun ortaya çıkış hikâyesinde de Fuat
Mete’nin kendi “asker yakını” olma deneyimi var:
Gülce Oral: Fuat’ın kardeşi biz okuldayken Aktütün Karakolu’nda askerlik
yaptı ve ben de Fuat’ın ruh haline dışarıya çok yansıtmasa da az çok
tanık oldum. Televizyonda geçen şehit haberleri, isimlerin listeler
şeklinde geçiyor oluşu... Sonra insanlar kendi yakınları mı değil mi
diye hiç birimizin neden olduğunu anlayamadığı bir şey yüzünden şehit
olan o askerlerin isimlerini dinliyor... Oyunu bu durumdan
temellendirerek, şehit isimleri okunurken yakınların aklından geçen, o
10 saniye 30 saniye, her neyse, yakınlarının akıllarından geçen şeyleri
düşünerek yazıyor Fuat oyunu.[10]
Bu alıntıdan, oyunun öncelikli olarak sıradan askerlik deneyimi
gözetilerek yazılmadığını, tam tersi, çatışma bölgesinde yapılan
askerliğin neden olduğu endişenin hareket noktası olduğunu anlıyoruz.
Ancak metinde askerin adı, yaşı ve görev yeri gibi detayların
kullanılmaması ve bir anlatı dışında çatışma bölgesi referansının
olmaması – ki buradaki referansın da dolaylı olduğunu belirtmek gerek,
anlatılan hikâyeleri sıradan askerlikle ilişkili olarak da okuma imkanı
veriyor. Metnin bazı noktalarında sınırların çok net çizilmemiş olması
şüphesiz oyunun güçlü kılan bir özellik. Hatta bu belirsizlik oyunun bir
yerine kadar aynı askerin farklı yakınlarını dinliyormuş izlenimi bile
veriyor. Metindeki bu ucu açıklık ve boşluklar sayesinde hem farklı
asker deneyimlerinin ortaklaştığı noktaların izini sürmek mümkün oluyor
hem de seyircinin doğrudan ya da dolaylı kendi askerlik deneyimleriyle
sahnede anlatılanlar arasında bağ kurması kolaylaşıyor.
Oyun altı asker yakınının sırayla sahne dekorunu oluşturan bölmelere
girip hikâyelerini anlatmaları üstüne kurulu. Bu hikâyelerde elbette
askere giden kişi odak noktasını oluşturuyor ancak bahsedilen her şey
doğrudan askerlikle ilgili değil. Örneğin, emekli devlet memuru baba
anlatısına, önceden çok mesafeli durduğu memur eylemlerine katılma
hikâyesiyle başlıyor. Hikâyelerde askerliğin hayatın diğer detaylarından
soyutlanmamış olması, kışla içi-dışı ayrımının sınırlılığına dikkat
çekmesiyle oyunu güçlü kılan bir diğer özellik olarak öne çıkıyor.
Farklı sosyo-ekonomik altyapılardan gelen altı kişi askerliğin kendileri
ve askerliğini yapan yakınları için hangi anlamlara geldiğine dair
farklı fikirler aktarıyorlar seyirciye. Ancak bütün bu farklı
anlatıların ortak bir noktası var: Askerlik her şeyden önce belirsizlik
ve kaygı demek.
Oyunu oluşturan hikâyeleri, incelemeyi kolaylaştırma adına iki
grupta toplamak mümkün görünüyor. Sevgilinin, annenin ve babanın
anlatılarının ağırlıklı olarak yakınlık ve askerin bu kişilerin
hayatında tuttuğu yer üzerinden kurulduğunu, ablanın, eşin ve ağabeyin
hikâyelerinin ise askerliği diğer toplumsal meselelerle bağlantılandırma
konusunda biraz daha öne çıktığını söyleyebiliriz.
Ele alacağım ilk gruptaki hikâyelerin ortak noktası, her bir karakterin
askerle ilgili yoğun duygularına odaklanmış olması. Hem bu yakınlıktan
hem de sebebi açıkça belirtilmeyen endişeden dolayı üç karakterin de
yakınlarını askere gönderme konusunda pek de istekli olmadıkları
seziliyor. Örneğin, “Yeter ki sağ salim dönsün. İsterse Esra ile sevgili
olsun”[11]
diyen sevgilinin kıskançlık ekseninde gelişen hikâyesinde kaygının
sevdiğinden vazgeçmeye neden olacak kadar yoğun olduğunu görüyoruz.
Pişmanlık da öne çıkan bir diğer duygu bu hikâyede. Pişmanlığın sebebi,
askere gitmeden önceki arkadaş toplantısında da kıskançlık yaptığı için
“çocuğun akşamını zehir etmiş” olması – “Aklımda o yüz ifadesi kaldı.
Mutsuzmuş değil de, bir tuhaf...”. Anne ve baba askerlik öncesi
tavırlarını değil daha çok çocuklarının askerde oluşunu sorguluyor
gibiler. Bu iki anlatıda dikkat çekici nokta, her ikisinin de
oğullarıyla olan ilişkilerinin bedensellik üzerinden kurulması.
Hikâyesine “Oğlumun kanı A Rh+” diyerek başlayan laborant anne için
askerlik birçok şeyin yanı sıra ilk kez oğlunun kanını alması anlamına
da geliyor. Profesyonelliğin ve mesleki becerinin uçup gittiği, iğneyi
çok uzun damarda tuttuğu için çocuğun damarının şişmesine sebep olan
anne, uzun ve sancılı sürecin sonunda kanı tüplere koyarken fazla kan
aldığını görüyor. Bu fazla kanı önce küçük bir tüpün içinde cebinde
gezdiriyor, ardından kolye olarak boynuna asıyor. Bu hikâyede kan
milliyetçi bir çağrışıma sahip değil: “Oğlumun kanı Türk kanı değildi.
Kürt kanı değildi. Sadece kandı. A Rh + kan”. Bu haliyle kan yalnızca
yaşamsallığı vurguluyor. Anne ilk kez oğlunun akan kanına bu kadar yakın
durmuş oluyor ve elbette bu durum kadına kanın yaralanma sonucu akma
ihtimalini hatırlatıyor. Babanın hikâyesindeki bedensellik, farklı bir
açıdan, yine oğulun muhtemel kaybını çağrıştırma işlevine sahip. Baba
genç bir sürücünün kendisine çarpması sonucu sağ kolunu kaybetmiş ve
malulen emekli olmuş bir memur. Bu olay sonrası oğul, tam da söz verdiği
gibi, babanın kaybettiği kolunun yerine geçmiş neredeyse. Çocuğun
askere alınmış olması, baba için sağ kolunu bir kez daha kaybetme
ihtimali anlamına geliyor: “Koluma 45 milyar değer biçtiler. Öbür sağ
koluma bir şey olursa ona da mı bir değer biçecekler? Sağ kolum önceden
belli mezarımda duruyor; onu gömdüm. Öbür sağ koluma ne olacak?” Bu iki
hikâyedeki bedensel referanslar adeta “oğlum canımın parçası” der gibi.
Bu anlatımın militarist iktidarın devamlılığının garantisi, “Vatan
sağolsun. Oğlum vatana feda olsun” sözlerine ne denli zıt düştüğü açık.
Oyunun diğer üç hikâyesi, askerliğe hangi anlamların yüklendiği
sorusuna, biraz daha diğer toplumsal meseleler temelinde cevaplar
veriyor denebilir. Örneğin, ablanın hikâyesi askerlikle disiplin ve
toplumsal kontrol mekanizmaları arasındaki ilişkiyi ortaya koyması ile
dikkat çekiyor. Anlatının temelini abla ile askerdeki kardeşin gerilimli
ilişkisi oluşturuyor. Eskiden aralarının çok iyi olduğunu, ancak
kardeşin “yanlış arkadaşlarla takılmaya” başlamasıyla huyunun
değiştiğini ve ablanın hayatını çekilmez hale getirdiğini öğreniyoruz.
Kardeşin askere gitmesiyle ablanın hayatında her şey yolunda gitmeye
başlıyor – arkadaşıyla birlikte bir büro açıyor, ilk kez bir sevgilisi
oluyor, sabıkalı kardeşi için insanlara ricacı olma zorunluluğundan
kurtuluyor... Ancak ortada bir sorun var: Asker kaçağı olan kardeşe
kışla yolunun gözükmesi ablanın ihbarı ile gerçekleşiyor – “Böyle
olacağını bilsem yapar mıydım!”. Kardeşin başına bir şey gelip
gelmediğini, geldiyse bunun ne olduğunu bilmiyoruz, sadece ablanın
pişmanlığına tanık oluyoruz. Hikâyenin belki de en kritik noktası
ablanın avukat oluşu. Bir hukuk insanının bile, düzenli bir işi ve
hayatı olmayan, esrar kullanan, adalet mekanizmasıyla başı derde girmiş
kardeşini ıslah etmek, en azından bir süre hayatından uzaklaştırmak için
zorunlu askerlikten medet umması Silahlı Kuvvetlere toplum tarafından
atfedilen role dair çok fazla şey söylüyor. Bu haliyle askeriye tüm
kurumların üstünde bir disiplin gücüne sahip. Kışla bir nevi içine
girenler için damgalanma riski taşımayan bir hapishane ya da ıslah evi.
Ordunun yıllarca en güvenilir kurumlar listesinde birinciliği kimselere
kaptırmamasını bu terbiye edici rolden ayrı düşünmek mümkün mü?
Askerliğin tek vaadi disiplin değil. “Vatan hizmeti” mülksüzler için
vatan toprağından pay sahibi olduklarını hissetmelerinin de vesilesi
oluyor. Askerliğin bu işlevini en iyi anlatan ise eşin hikâyesi.
Askerdeki kişi bu kez eski gece bir bekçisi. Eşi ağlamaklı bir ses
tonuyla eşinin eve adeti olmadığı halde erken geldiği bir günü
anlatıyor. Bu rutin dışı olayın sebebi adamın sokakta fiziksel şiddete
uğramış olması. Adam utanıyor, kadın ise çaresiz ve şaşkın – “Kocamı
görseniz boylu poslu, pehlivan gibidir. Kolay kolay dayak yiyecek biri
değil yani!”. Arkadan saldırdıkları için adam kim olduklarını görmemiş,
ancak gece bekçiliği işiyle alakalı olduğunu düşünüyor. Birkaç kez
bekçiliğini yaptığı villa inşaatında hırsızlık girişimi olmuş;
hırsızların malzemeleri çalma girişimlerini adam önlemiş. İntikam için
sokak ortasında dövdüklerini düşünüyor. Fiziksel gücüne rağmen şiddete
uğramış olmanın çaresizliğine, bunun bir de sınıfsal eşitsizlik
bağlantılı oluşu eklenmiş oluyor. Askere gitme kararında da bu durum
belirleyici oluyor – “’Benim olmayan malı koruyacağıma vatanımı korurum’
dedi, askere gitti”. Böylece, zorunlu koruma hizmetine karşılık “vatan
toprağının sahibi olma” hissi mülksüzlüğün telafisi haline gelmiş
oluyor. Askerliğin, yarattığı bu yanılsamayla sınfsal eşitsizliğin
devamına bir anlamda katkıda bulunduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.
Ele alacağım son hikâyede, askerlik farklı etnik gruplardan olanlara
karşı uygulanan ayrımcılıkla yüzleşme vesilesi halini alıyor. Abinin
anlatısı ayrıca askerliğe atfedilen anlamın sabit olmadığını, burada
kardeşin askerliği dolayısıyla olduğu gibi, yeni karşılaşmalarla farklı
anlamlar kazanabileceğini göstermesi açısından da kayda değer. “Biz de
askerlik yaptık. Ama çatışma falan görmedik. O da gider, yapar gelir
dedik”. Ancak belli ki kardeşin askerliği abisininkinden çok daha çetin
şartlarda geçiyor. Diğer hikâyelerde olduğu gibi burada da askerin
yaşadıklarıyla ilgili detaylara vakıf değiliz, ancak ağabeyin kardeşini
bir an önce askere gitmesi konusunda teşvik ettiğine pişman olmasını
gerektirecek bir durum olduğu kesin. Bu hikâyede en belirgin duygu
çaresizlik. Telefonda konuştuklarında kardeş iyi olduğunu söylüyor ama
bu ailenin içini rahatlatmaya yetmiyor. Bir şey olsa da nasıl
söyleyecek? Söylese ne yapabilecekler? – “Zaten orada [kışlada] herkes
duyar ama kimse dinlemez”. Kendi yaşadığı çaresizlik, bir başkasının
çaresizliğini çağrıştırıyor ağabeye. Askerlik yaptığı birlikteki
Karslı’nın hikâyesini hatırlıyor. Karslı’nın başçavuştan sırf Kürt
olduğu için şiddet gördüğünü ve bu şiddete ancak kendisine şiddet
uygulayarak – kendini ayağından vurarak – son verdiğini, başçavuşun
cezalandırılmasını sağlayarak diğerlerini de başçavuşun zulmünden
kurtarmış olduğunu öğreniyoruz – “Ama o Karslı çocuk kendini dinletti.
Fark yarattı”. Ağabey önceden alay ettikleri Karslı’nın hikâyesindeki,
kışlada hak aramanın imkansızlığı ve tek çıkış yolunun kendine zarar
vermek olduğu gerçeğiyle kardeşinin askerliği vesilesiyle yüzleşmiş
oluyor. Aynı Türkiye toplumunun da kışlada kötü muamele ile, Asker
Hakları inisiyatifinin kıymetli çabaları sayesinde, ilk kez “asker
hakkı” temelinde yüzleşmesi gibi.
***
Bu oyunda zorunlu askerliğini yapan kişi(ler) yok, yalnızca geride
kalanlar var. Zorunlu asker afişte, bayrağı sembolize eden düz kırmızı
renk fonun önünde üniformasının içinde ayakta duruyor. Yanı başında da,
top mermisinin delip geçtiği izlenimi veren bir delik. Mermi bu sefer
ıska geçmiş, bir dahaki sefere ne olacağı bilinmez. Askerin sağ salim
eve dönmesini bekleyen yakınların kaygısının sebebi de bu zaten.
Hikâyelerini hep bu kaygı şekillendiriyor.
“Ölmese de sönmüştür.”
Üstelik, ağabeyin bu çarpıcı sözünün de ima ettiği gibi, tehlike
yalnızca askerin canını kaybetmesi de değil. Şiddete maruz kalınan ya da
çatışmada bizzat şiddetin faili olunan bir askerlik, ömür boyu
taşınacak bir travmanın müsebbibi olma ihtimalini de barındırıyor.
Oyundaki altı hikâye askerlikle bir şekilde alakalı birçok farklı
düşünceyi, duyguyu ve anlamı ortaya koyuyor. Milliyetçi militarist
askerlik anlatısının işlevi tam da bu çeşitliliği silmek ve anonim tek
bir hikâyeye – kahramanlığın ve seve seve yapılan fedanın hikâyesine –
dönüştürmek. Oysa bu hikâyelerin anlatıcıları hiç de sevdiklerini feda
etmeye razı görünmüyorlar. Üstelik bu kişilerin bazılarının başka bir
bağlamda çok da milliyetçi reflekslerde bulunmaları oldukça olası. Ama
hiçbiri asker yakınlarından bahsederken milliyetçi duyarlılıklarını öne
çıkarmıyor, çıkaramıyor. Sevdiği birini yitirme ihtimalinin insani
kaygısı tüm bu ulvi duyarlılıkların ötesine geçiyor.
Oyundaki kişiler hikâyelerini camın ardında bulunan farklı bölmelere
girerek anlatıyorlar. Bölmeler bir açıdan, tüm bu asker yakını
anlatılarının bölünmüşlüğünü de gösteriyor. Askerlikle ilgili
deneyimlerin, özellikle de ölüm ya da sakatlıkla sonuçlandığında,
politik bir sorgulamaya yol açmayacak şekilde yalnızca o bireyleri ya da
ailelerini ilgilendiren bir mesele olarak yaşandığını biliyoruz.
Türkiye toplumunun askerliği her şeyden önce kaygı ile
ilişkilendirdiğinin yaygın bir bilgi olması durumunda, iktidarın zorunlu
askerlik kurumunun devamlılığını sağlamakta ne kadar zorlanacağını
düşünmek, askerliğe muhalefetin önünün kesilmesi için iktidarca
gösterilen çabanın sebebini de açıklamış oluyor. Bu noktada bir kez daha
ağabeyin anlatısına dönmek gerek. Ağabey kardeşinin selametiyle ilgili
ne kadar endişeli olduğunu anlattığı bir anda birden cama vuruyor – “Ne
yapacağız şimdi?”. Seyirci ile sahneyi ayıran cam, Krek tiyatroda
sahnenin daimi bir parçası, tiyatronun alâmet-i fârikası. Cam paravanın
varlığı her oyunun içeriğine ve gidişatına göre muhakkak farklı anlamlar
üstleniyor. Bu oyun özelinde, tam ağabeyin cama vurduğu o anda, endişe
dolu bu askerlik hikâyelerinin güvenli bir mesafeden izleniyor olduğu
yanılsaması bozulmuş oluyor. Cama hızlıca vurulmasıyla irkiliyoruz –
sonuçta askerde yaşanan ya da askerin yaşattığı her ölüm, sakatlık, kötü
muamele ve şiddette hepimizin sorumluluğu var...
[1]
Erkeklerin sıradan askerlik deneyimlerine dair anlatıları içeren,
konuyla ilgilenenlerin başucu kitabı niteliğindeki iki çalışmayı anmadan
geçmemeli. Bunlar, Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak (2008), İstanbul: İletişim Yayınları ve Ayşe Gül Altınay’ın The Myth of the Military-Nation: Militarizm, Gender and Education in Turkey
(2004), New York: Palgrave MacMillan başlıklı çalışmaları. Ayrıca Ömer
Turan’ın “’Esas Duruş!’: Kışla Deneyimleri ya da Türkiye’de Zorunlu
Askerliğin Antropolojisi” (2013), içinde Erkek Millet, Asker Millet: Militarizm, Milliyetçilik, Erkeklik(ler), der. Nurseli Yeşim Sünbüloğu, İstanbul: İletişim Yayınları başlıklı makalesine de bakılabilir.
[2] Yagil Levy, Israel’s Death Hierarchy: Casualty Aversion in a Militarized Democracy (2012), New York: New York University Press, s. 16-17.
[3]
Levy bu durumun, İsrailli askerlerin hayatını kaybetmemesini sağlamak
uğruna Filistinli sivillerin hayatını giderek daha fazla hiçe sayan bir
“ölüm hiyerarşi”sinin ortaya çıkmasına yol açtığını savunuyor.
[4] Levy, a.g.e., s. 21-23.
[5]
Deborah E. Cowen, “Fighting for ‘Freedom’: The End of Conscription in
the United States and theNeoliberal Project of Citizenship” (2006),
Citizenship Studies, 10(2), s. 167-183.
[6]
Ya da belki askerliğin toplumun gözündeki meşruiyeti eskiden de
varsaydığımız kadar güçlü değildi ama şartlar bunun açığa çıkması için
uygun değildi.
[7] “Bedelli Sivillikle Ortaya Çıkan Çarpıcı Gerçek”, 24.11.2012, www.marksist.org, (erişim tarihi, 01.01.2012).
[8] “Sözleşmeli Erbaş Hüsranı”, Milliyet, 01.12.2011 ve “‘Sözleşmeli Er’de Genelkurmay Şaşkın”, Radikal, 01.12.2011.
[9]
Asker annelerinin oğullarının ölüm ya da sakatlıkla sonuçlanmayan
askerlikleri ile ilgili düşüncelerini ele alan bir çalışma için bkz.
Senem Kaptan, “Çatlakların Gölgesinde Militarizm: Türkiye’de Askerlik,
Annelik ve Toplumsal Cinsiyet” (2013), içinde Erkek Millet, Asker Millet: Militarizm, Milliyetçilik, Erkeklik(ler), der. Nurseli Yeşim Sünbüloğu, İstanbul: İletişim Yayınları.
[10]
Oyuncularla gerçekleştirilen röportajdan alıntı. Röportajın tamamı için
bkz. http://www.grizine.com/2014/01/02/iska-krek-berkun-oya-fuat-mete/
[11]
Oyunu izlerken not tutma olanağı olmadığından sözleri hatırımda kaldığı
kadarıyla oyun sonrası aldığım notlardan yararlanarak aktarıyorum.
Sözleri asıl anlamı değiştirecek ölçüde bir hata yapmadan aktardığımı
umuyorum.
|