Saturday, June 21, 2014

Elektronikleşen devlet

e-devlet ve merkezi nüfus idaresi sistemi ile hizmet mi, yoksa denetim mi amaçlanıyor?
Kamu kuruluşlarında bütün hizmetlerde büyük kolaylık sağlayacağı iddia edilen sihirli formül, “e-devlet” olarak ifade ediliyor. Bu kısaca, bütün bilgilerin elektronik hale getirilip merkezileştirilmesi olarak anlatılabilir. E-devletin en temel unsurlarından biri ise merkezi nüfus idaresi sistemi (MERNİS), yani nüfus kayıtlarının bilgisayar ortamında merkezi olarak tutulması. MERNİS projesi fikir olarak 1972’de doğmuş, 1982’de çalışmalar başlamış. Dünya Bankasının aktardığı milyon dolarlar ve ayrılan ödeneklerle çalışma hızlanmış. 90’ların sonunda bütün nüfus kayıtları bilgisayara aktarılmış, 2000’de kayıtlara kimlik numaraları verilmiş ve 2002’de online olarak çalışması sağlanmış.
İçişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde MERNİS’in getireceği yenilikler arasında eğitimden sağlığa, sosyal güvenliğe, hukuka kadar ne varsa sayılıyor… Bunları okuyunca aklımıza bir soru geliyor: Madem istenen hizmetlerin gelişmesiydi, neden kamu kuruluşlarından destek çekildi?
MERNİS’in gerçek amacını anlamak için ne anlama geldiği önem taşıyor. Bu sistemin hayata geçmesi, devletin bütün vatandaşların kayıtlarına ulaşabilmesi demek. kamu kuruluşları da bilgisayarla çalışmaya başladığı zaman, bu kayıtlar kişinin hangi kurumda ne zaman ne işlemi yaptığını içerecek. Eğer ulaşımda elektronik sisteme geçilirse, kimin ne zaman hangi otobüse bindiğine kadar bilgi edinilebilecek.
Her kişinin kim olduğu, nerede olduğu, ne yaptığına dair her türlü bilginin devlet tarafından toplanabildiği ve takip edilebildiği böyle bir sistem, ancak bir hapishaneye benzetilebilir. Öte yandan devletin “vatandaşlara hizmet” için çalıştığı varsayılırsa çok farklı sonuçlara ulaşılabilir.
ABD’nin Avrupa’dan teknoloji çalmakta kullandığı ECHELON sistemi, devletlerin istihbarat örgütlerinin “sakıncalı” kişileri tespit etmekte kullandığı PROMIS programı, ABD ve İsrail’in yazılım ve güvenlik sistemlerine “arka kapı” açmaları… Örnekler incelendiğinde, devletlerin elektronikleşmeye destek vermelerinin arkasındaki emperyalist amaçlar açıkça ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak e-devlet konusunda söylenenler ve gerçekler çelişiyor. İddialar, devletin işlevinin ne olduğu noktasında kilitleniyor. Dünyada yaşanan olaylar, devletlerin elektronik sistemleri daha ziyade istihbarat ve denetim amaçlı kullandığını gösteriyor. Türkiye’de de aynı yönde gelişmemesi için hiçbir neden yok.
ECHELON
ECHELON, ABD öncülüğünde beş devletin (ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda) istihbarat örgütlerinin dünya üzerindeki iletişimi izlemek için oluşturdukları sistemin kod adı. 1947’deki temelleri atılan proje 1971’de hayata geçirilmiş. Daha önceleri gizli olarak çalışan bu sistem, 1999’da Avustralya’nın açıklamasıyla ortaya çıktı. ABD ise uluslararası hukuku hiçe sayan ECHELON’un varlığını hiçbir zaman kabul etmedi. Soğuk Savaş’ın bir ürünü olan ECHELON’un bütçesi savaş bitmesine rağmen giderek büyüdü ve 90’lı yıllarda Avrupalı şirketlerin teknolojilerini çalmakta kullanıldı.
Uçaklar, uydular ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede bulunan üsleri ile, uluslararası telefon ve internet iletişimini izleyen bu sistemin en büyük üssü, İngiltere’de 227 hektar genişliğinde bir arazi üzerine yayılmış, dışarıya kapalı bir kasabadan oluşuyor. Rusya, Çin, Danimarka, Hollanda, İsviçre, Fransa ve İsrail gibi devletlerin de ECHELON benzeri istihbarat sistemleri kullandığı biliniyor. Ayrıca, ECHELON ile ilgili bir rapor hazırlayan Avrupa Birliği de “Enfopol” adında rakip bir sistem üzerinde çalışıyor. Bu sistemde internet servis sağlayıcısı şirketler, kullanıcıların gizli bilgilerini açıklamak zorunda bırakılacaklar.
KATİL PROGRAM PROMIS
1982’de Amerika’da Inslaw şirketinin adli davaları izleme ve bilgi toplama programı PROMIS, devlet ve ilişkili çeteler tarafından izinsiz olarak çalındı, istihbarat örgütlerinin kullanabileceği şekilde değiştirildi ve birçok ülkenin emniyet ve askeri kurumlarına pazarlandı. Olaydan sonra olayı araştıran, bilgi veren ya da olayla ilişkili olan dokuz kişi şaibeli bir biçimde öldü.
Bu program birçok kaynaktan toplanan bilgileri birleştirerek belli bir “örneklem” çıkarma yeteneğine sahip. Bu özellik, istihbarat örgütleri tarafından muhaliflerin elektronik fişlenmesinde kullanılıyor. Bunun örneği Guatemala. 80’lerin ortalarına doğru bir anda başlayan “bilgisayarlaşma” kampanyasının ardından bir yıl içinde yirmi bin muhalif ölüm mangalarına kurban gitti.
Ayrıca, ABD ve İsrail istihbarat örgütlerinin programa eklediği “arka kapı”lar, bu devletlerin programın kullanıldığı her yerde bilgilere ulaşmasına izin veriyor. CIA ve Mossad’ın programı kullandığı biliniyor. Programın değiştirilmiş hali, aralarında Mısır, Suriye, Pakistan, Türkiye, Kuveyt, İsrail, Ürdün, İran ve Irak’ın da bulunduğu ülkelere, ayrıca Dünya Bankası ve IMF’ye satılmış.
TELEKULAK SKANDALI
Yüzlerce kişinin telefonlarının dinlemesiyle patlak veren skandalda mahkeme, İçişleri Bakanlığı’nı “ağır hizmet kusuru işlediği” gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkum etti. Ankara Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 1999 Mayıs’ında ortaya çıkan “Telekulak Skandalı” çerçevesinde soruşturma başlatılmıştı. Soruşturma sırasında, 1997 yılından itibaren aralarında gazete büroları, siyasi partiler ve sendikaların da bulunduğu bazı kurumlar ile kişilere ait 963 ayrı telefonun mahkeme emri olmadan dinlendiği ortaya çıkmıştı.Ankara Emniyet Müdürü, Müdür Yardımcısı ve ayrıca istihbarat biriminde görevli 36 kişi görevinden alınmıştı. Ankara Emniyet Müdürlüğü merkezinin sekizinci katında bulunan istihbarat birimine düzenlenen gece yarısı baskını ile izinsiz dinleme kayıtları ele geçirilmişti. Bu kayıtların bilirkişilerce incelenmesinden sonra, izinsiz dinlenen telefonlar tek tek saptanmıştı.
(Evrensel Gençlik sayı 7)
 

Friday, June 20, 2014

Tony Benn - the Fires that Burn

Tony Benn: The Fires that Burn is a video compilation, spanning his career, as an MP for Labour, and as a political and social activist campaigning for a better world, free from war and poverty. Tony Benn was president of Stop the War Coalition until the day he died, 14 March 2014.

 

Thursday, June 19, 2014

Oyundan Zengin Olmak: Bir meta olarak futbol





Çarşamba, 18 Haziran 2014 22:15
Merdan Özüdoğru
Brezilya futbolla kapitalist/kolonyalist/emperyalist saldırı sonrasında tanıştı. Buenos Aires 45 günlük direnme sonunda [1806], işgal edildi. İşgal esnasında İngiliz askerlerinin futbol oyunu gönüllerini fethetmişti. Kapitalist saldırı kendisine yabancı olan yerli yaşam ilişkilerini [English High School 1890] futbol sayesinde etkisi altına almaya çalışırken (1); en azından başlarda Brezilya futbolu, kullanım değeri özelliğini koruyan bir sokak oyunu olmaya devam etti ve sosyal bağlarını korumayı başardı. Brezilyalılar kapitalizmin yatay [coğrafi] genişlemesinin bir sonucu olarak futbolla tanıştılar ve sistemin dikine genişlemesinin bir sonucu olarak da futboldan sosyo-ekonomik acılar çekiyorlar... Çünkü futbol parayla alınıp-satılan bir metaya dönüşmüştü. Netice itibariyle bir oyun olmaktan çıkıp metaya dönüştü ve “meta-futbol” niteliği kazandı. Şimdilerde insanlar bir meta olan futbolun yarattığı sosyal baskıların bir sonucu olarak sokaktalar...
brezs

Kapitalist üretim ilişkilerinin ilk geliştiği yer olan İngiltere’de ortaya çıkan futbol, bir tesadüf eseri olarak değil içki ve tütün üreten burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılamak için peydahlanmıştı. Mekanı ve zamanı kendi çıkarına kullanma konusunda usta olan kapitalistler, futbol/spor aracılığıyla içki ve tütün içilen mekana kalabalığı çekerek satışlarını artırmak amacındaydılar. Bu sayede para ve prestij kazanıyorlardı. Bu nedenle mekanın zihindeki yansıması olan kulüp/clup kavramı, hem içki içilen mekanı hem de spor yapılan mekanı çağırıyordu. Zamanla uluslararası pazarda da komprodor ilişkiler için kullanılmaya başladı. Metalaşmasıyla birlikte mekanlar da ayrılmak zorunda kaldı ama bu iki işlevi futbol korudu ve burjuva sınıf lehine başka işlevler de edindi. Dünya Kupası futbolun meta olarak genişlemesi dışında uluslararası prestiji sağlamak amacıyla kurulmuştur. Dolayısıyla jeopolitik bir kaygı da söz konusuydu. Hobsbawn’nın dediği gibi futbol, İngilterenin küresel ekonomi için peydahladığı çocuğuydu bu nedenle de başlangıçta FİFA’nın kurucu üyeleri arasında yer almadı. Çünkü kendi elleriyle büyüttüğü çocuğu başkalarına kaptırmak istemiyordu. Bu nedenle İngiltere ve Fransa arasında ciddi bir rekabet ve prestij yarışı yaşandı. Gerçi “İngiltere FİFA’da yer almak istemedi ama Fransa’nın futbol aracılığıyla etrafında çok sayıda ülkeyi toplaması karşısında süreç dışında kalmanın olumsuz sonuçları veri iken örgüte katılmak zorunda kaldı. Pariste kurulan 55 yılda [1904-59] 7 kurumdan 95 kuruma ulaşan FİFA İngiltere’nin kaygılarını boşa çıkarmadı.
Latinler buna “futbol demokrasisi” diyorlar; futbol aracılığıyla oy toplama ve seçim kazanma anlamında... Tüketim ekonomisi uygulayan Lula’nın dünya kupasına talip olma kaygısının gerisinde başlıca iki neden vardı denilebilir: Tüketimi artırma ve prestij kaygısı... Türkiye’nin olimpiyatlara talip olmasının gerisinde de benzer nedenler vardı. Amaç ülke imajını iyileştirme ve yabancı sermaye çekmekti. Bu popülist ekonomik politika sayesinde Berlusconi iki seçim kazanmıştı. İki futbol takımı sahibi [İstanbul ve Adana] Cem Uzan da parlamentoya girmeyi başaramasa da çok kısa bir sürede %7.25 oy almıştı. 1973 seçimlerinden hemen sonra yapılan bir ankete göre Fenerbahçe Partisi kurulsaydı oyların %60.56’sını alırdı (2). Prestij ve tüketimi artırma işlevi sanıldığı gibi uluslararası gazlı içecek firmalarıyla başlamadı. İlk andan itibaren vardı.
1AcardsCh
 Futbol ve futbolcu alınıp satılmaya başlandığında, dolaylı para kazandırma işlevine doğrudan para kazandırma işlevi eklendi. Yukarıda söylediğim gibi futbol metalaştı; birileri onu sattı diğerleri satın aldı. Bu gün alma-satma işi stadyumda ve televizyonda gerçekleşiyor. Kâr için yapılan etkinlikte üretim yerinin, ürünün ve pazarın büyümesi zorunluydu. Üretim yeri olan stadyumda kârın büyümesi için iki şey yapılmak zorunda. Stadyum kapasitesini [koltuk sayısı] arttırmak ve lüks hale getirerek bilet fiyatlarını yükseltmek. İkincisi ise stadyum etrafında öbeklenmiş olan tüketim alanlarını stadyum içine taşımaktı. Bu Çarşı gibi stadyum etrafında öbeklenmiş taraftar olan esnafı rahatsız etse de yapılmak zorundadır!
Stadyumların genişlemesi sayılarının artması ve yeni teknolojiyle kapasitelerinin büyütülmesi gündeme gelince. Genişlemenin zorunlu sonucu olan yüksek kapasiteli ve tüketim mekanlarını içinde barındıran stadyum modelleri çevre sorunları da bahane edilerek FİFA standardı olarak dayatıldı. Mesela stadyumunuz bu koşullara uygun değilse artık FİFA’nın uluslararası organizasyonlarına talip olma şansınız yoktur. Bu standartlar da kaçınılmaz olarak sermayeyi ve teknoloji egemenliğini elinde tutan yabancı yatırımcılar için yeni imkânlar demeye geliyor. Bir tür FİFA diktasına uyum zorunluğu da diyebilirsiniz... Artan maliyetler ulaşım zammını zorunlu kıldı. Gayri insani olan ulaşım koşulları zamlanınca zaten yıllardan beri temel hakları için sokaklarda olan Evsizler Hareketi ve Topraksızlar Hareketini tutmak mümkün olmadı. Brezilyalı FİFA başkanı olan Havelenge’in yolsuzluk nedeniyle istifasının üzeri yeni örtülmüşken onun halefi Blatter hakkında Katar’dan yayılan kötü kokular da  protestoların dozunu artıran başka bir nedendi.
Protestoları tetikleyen ve milliyetçileri sürece dahil eden ise konfederasyon kupasının anlam ve önemiydi. 1992 yılında Kral Faht adına Suudi Arabistan’da doğan kupa, pazarı genişleten bir işlevi olduğu için FİFA’ya dahil oldu. Brezilyalı Havelange [1974- 1998] ben geldiğimde FİFA’nın kasasında 4 milyon dolar vardı, şimdi yıllık 250 milyar dolara ulaştı diye öğünmüştü. Şimdiki FİFA başkanı Blatter [1998-] ise futboldan uluslararası düzeyde oynanan bir kumar yarattı. Dasler’den ve Havelenge’den iyi eğitim alan Blatter, futboldan küresel bir kumar oyunu yaratmayı başardı. Anlaşılan o ki FİFA’nın birinci vazifesi uluslararası spor endüstrisinin pazarını genişletmek, parasına para katmaktır. Sayıları giderek artan  kupalar, liglerle birlikte televizyon yayınlarının da genişlemesi  meta futbolu devasa boyutlara taşıdı.
Bu durum kaçınılmaz olarak insan olan futbolcunun da genişlemesini gerektiriyordu. Bunun bir sonucu olarak da,  gayri insani olan iki sonuç çıktı: Şampiyon olmak demek futbol piyasasında büyük paralar kazanmak demektir. Şampiyon olmanın da iki koşulu var; iyi performans ve yetenek. Birincisine  bulunan çare doping oldu... Dopingden yakalanan Tony Sharpe; “zafer [prestij] çok tatlı para çok bol” demişti. Yeteneğe bağlı olarak iki alanda gelişme oldu: Futbol okulları her yere yayıldı ve yeteneği başkalarına kaptırma korkusuyla dünyanın dört bir tarafında fellik fellik gezen yetenek avcıları ortaya çıktı. Bunun da iki gayri insani sonucu var: Çocuklara futbolun satılması ve yeteneği keşfedilen çocukların piyasada alınıp-satılması... Ve o aşamadan sonra süreç şöyle işler: ucuza alırsınız ve pahalıya satarsınız ve üstelik alıp-sattığınız meta (futbolcu) pazarda uzun süre kalabililir. “Futbolcu/sporcu yaşı olarak ifade edilen aslında pazarda kalma süresidir ve daha fazla satma ve alma fırsatları sunar.” Bu gayri insani durum merkez ülkelere büyük avantaj sağlıyor. Velhasıl çevre-merkez ilişkisi ve çelişkisi, her zamanki gibi işliyor. Merkez lehine, çevre aleyhine sonuçlar doğuruyor. Merkez’in çevreden ucuza aldığı oyuncu, orada iyi performans gösteriyor, yani çok para kazandırıyor. Kötü performans göstermeye başladığında [yani para kaybetme riski varken] aldığından pahalıya çevreye satılıyor. Geldiği yere gidiyor. Merkez hem alırken karlı hem de satarken kazanıyor. Ayrıca iyi oyuncuları elinde tutan merkez liglerinde “yüksek kaliteli” maçlar olması nedeniyle, yayın hakları hem pahalıya satılıyor. Üstelik çevre medyası merkez yayın haklarını elinde tutan merkez medyadan satın almak zorunda kalıyor. Barcelona gibi merkez takımlarının başarısının gerisinde çocuk alıp satma, başka türlü söylersek çocuk ticareti var... Tabii bu durumun futbolun bir meta olarak genişlemesinin zorunlu sonucu olduğu da bilinen bir şey...  Drogba’ya bakalım 5 yaşında Fildişi sahilinden futbolcu olan Fransa’daki dayısının yanına gitmiş, Marsilya ve Çelsea’ de oynamış 34 yaşında da Galatasaray’a gelmiş. Neymar, Messi, Ronaldo da çocuk yaşta alınıp satılmışlardır. İlerde çevre ülkelere gönderileceklerdir. Bu tıpkı doping gibi, gayri insani bir durumdur. Meta futbolun genişlediği diğer bir yön ise kadınlar. Kadınları sosyal yaşama dahil ediyor ama bu sosyal yaşamın kapitalist sosyal yaşam olduğunu düşünürsek, onların da yukarıda anlatılan meta olan futbolun ahlaki sorunlarından muaf olmadığını görebiliriz.
O halde Brezilyada kupanın başlama vuruşunu engelli bir çocuğun yapması ve futbolcuların el ele tutuşarak sahaya girmelerinin anlamı nedir? Tabi ki ayıbın üstünü  örtmek ve gizlemektir. Futbolun örtülen yüzündeyse,  doping, şike, yolsuzluk ve çocukların alınıp satılması var... Bir merkez (emperyalist) örgütü olan FİFA’nın dahası varlık nedeni merkezin avantajı olan ayıbı örtmek, gizlemek mistifiye etmektir...
Bizim de yapılanın tersini yapmamız tüm bu olup-bitenleri demistifiye etmemiz gerekiyor. “Oyundan” zengin olunan bir dünyada, oyunun meta olduğu bir dünyada, kapitalist genişlemenin yönü kaçınılmaz olarak çocuklara doğru olmak zorundadır. Bu yeni durumda çocuklar oyun dışına atılıyor, bir tür “oyunsuzlaştırılıyor”... Çocuklar alınıp-satılan bir metaya  dönüştürülüyor... Bu kepazeliğin, bu utanç verici durumun teşhir ve mahkûm edilmesi gerekmiyor mu? Aslında bu yeni durum oyunun ludic yapısını da bozuyor ve netice itibariyle çocukları özgürleştirmek bir yana, köleleştiriyor... Toplumu rahatlatmak bir yana, meta ilişkisi niteliğinden kaynaklı olarak, sosyal ve ekonomik sorunlara, kötülüklere yol açıyor, yabancılaşmayı derinleştiriyor.
Çocukların özgürce oynayabilecekleri alanlar olan sokaklar arabalar tarafından işgal edilmiş durumda ve oyun alanları da oyunun alınıp/satıldığı yerler olan stadyumlara ve alışveriş merkezlerine dönüşüyor. Saldırı varsa savunma da, karşı- saldırı da var demektir ki, Brezilya’daki başkaldırıları ve direnişleri  yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım sosyal,-ekonomik-politik-kültürel konteksten bağımsız ele almamak gerekiyor...  Bu nedenle İstanbul ve Sao Paulo sokaklarında protestoya katılanların yaş ortalaması düşük [ 25 yaş altı % 53], ilk kez protestoya katılanların oranı [%71] da yüksek (3) O halde yapılması gereken bir sır değil. Gençlerin ve çocukların futbol okullarından, stadyumlardan ve şifreli kanalardan uzak durmalarını sağlamak ve yeniden sokak ve/veya arsa futboluna dönmek [kullanım değerini ihya etmek]....

Kaynaklar:
1- Gutmann A. (1994) Games and Empires.
2- Doğan Y. (1989) Fenerbahçe Cumhuriyeti.

3- Michael Collins (2013) Tropical Spring.

Simonovic, D. (2013) The Last Revolutio

Tuesday, June 17, 2014

Radikal İslamcı Terör, Cihat İdeolojisi ve Türkiye

16.06.2014 23:12:27
Radikal, Blog 
 

Günümüz Dünyası'nda İslam'ı referans alarak terör ve tedhiş eylemlerinde bulunan İslamcı örgütler, yaşadığımız coğrafyanın geleceğini ve mevcut yapısını tehdit eden en önemli sorundur. İnsan hayatının kutsiyetini hiçe sayan ve din uğruna insana kıymaktan çekinmeyen radikal İslamcı örgütler, özellikle Ortadoğu'yu yaşanabilir bir coğrafya olmaktan çıkarmışlardır. Kendileri gibi inanmayan ve düşünmeyen insanları katletmekten çekinmeyen radikal İslamcıların, hangi saiklerle hareket ettikleri üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. Ellerinde silahları, yüzlerini kaplayan maskeleri ve 'La İlahe İllallah ve Allah resulü Muhammed' yazan siyah bayraklarıyla İslamcı örgütler, insanı merkez alan bir Dünya görüşüne değil, kendileri gibi inanmayan ya da yaşamayan insanlara kasteden, ölüm kusan savaş robotlarına benziyorlar.
Radikal İslamcı örgütlerin, cihat düşüncesiyle hareket ettikleri biliniyor. 'İslami Cihat' adında bir örgütün varlığı, cihat kavramı üzerinde düşünülmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Cihat yaygın tanımıyla, 'Allah yolunda savaşarak, Allah'ın dinin her tarafa ulaştırmaya çalışmak' anlamına geliyor. İslam'ı yayma ve İslam olmayan ülkeleri ya da insanları cebir kullanarak zorla İslamlaştırma anlamına gelen bu düşünceye mensup insanların, İslam'ın kendi gibi düşünmeyen mezheplerini de hedef alması, meselenin oldukça karmaşık olduğunu ve inançla alakası olmadığını ortaya koyuyor. El Kaide'den kopan grupların kurduğu IŞİD Örgütü'nün Şii mezhebine mensup insanları hedef alması, din uğruna savaş düşüncesinin korkutucu boyutunu ortaya koyuyor. Sünni örgütlerin gerçek ve doğru dini inanışın kendilerinin tekelinde olduğunu iddia ederek, Şiilere saldırması radikal İslamcılığın hangi merhalelere vardığını göstermektedir. Aynı şey Şiiler için de gereklidir. İslami köktencilik, dini inanışın ötesine geçerek, kendi gibi inanmayan insanlara yaşam hakkı vermeyen bir tür dini faşizm haline gelmiştir.
Cihat düşüncesi, eyleme geçmemiş haliyle bile hoşgörüye ve inanç özgürlüğüne aykırıdır. Kendi dinini üstün görerek, silah zoruyla ve gerekirse cana kıyarak insanlara İslam'ı dayatma totalci düşüncenin tipik bir örneğidir. Kendi gibi inanmayanlara düşmanlık ve onları 'hidayete erdirme' gibi dayatmacı bir mantık evrensel insan haklarına aykırıdır. Hoşgörü, çoğulculuk, inanç özgürlüğü ve bir arada yaşamın olanaklılığına inanç maalesef İslam inancına mensup toplumların büyük çoğunluğu tarafından hazmedilememektedir. Meseleye böyle bakıldığında Dünya'da terör eylemlerinin çoğunluğunun İslamcı gruplar tarafından gerçekleştirilmesi şaşırtıcı değildir.
Türkiye'de siyasal iktidarın öteden beri Sünni İslami radikalizmi açıkça desteklediği bilinmektedir. Düşünce itibariyle Selefi İslam'a da yakın olan iktidarın, bilhassa Suriye'de Esed rejimine karşı Sünni İslami referanslarla her türlü desteği verdiği bilinmektedir. Türkiye'de yaşayan insanların bir kısmının Alevi olmasının hiçbir anlam ifade etmediği ve Alevilerin hilafına destek verildiği düşünüldüğünde, iktidarın Sünni İslam'ın temsilciliğine soyunduğu görülmektedir. Siyasal iktidarın açıkça taraf olmasından cesaret alan bazı Türk vatandaşların da radikal İslamcı örgütlere, El Kaide'ye, ÖSO'ya ve hatta IŞİD'e de katıldığı ve bu saflarda savaştığı bilinmektedir. Siyasal iktidarın Ortadoğu'da mevcut dengeyi gözetmeden ve barışçıl politika izlemeden nasıl bir kumar oynadığı ve dökülen kanların bir biçimde müsebbibi olduğu maalesef somut bir gerçekliktir.
Türkiye'de siyasal iktidarın tabanını oluşturan Sünni inancına mensup insanların çoğunluğu  Ortadoğu'daki Sünni-Şii çatışmasına destek verdikleri ve cihat düşüncesini içselleştirdikleri gözlemlenmektedir. İç politikaya da alet edilen Suriye meselesi, iktidarın mitinglerinde Suriye'deki mevcut rejim aleyhtarı düşüncelerin ifade edilmesine vesile olmuştur. Suriye'de her iki kesime de eleştirel bakması, hem Esed'i hem ÖSO'yu eleştirmesi gerektiği halde, mevcut iktidar ÖSO'yu destekleyerek iç politikaya alet etmiş ve Sünni oyları konsolide etmenin bir yolu olarak görmüştür. Siyasal iktidar ve ayrımcı dili, hem içerideki dinsel azınlıkları rahatsız etmekte ve hem de Ortadoğu'da mezhep savaşlarını körükleyerek mevcut karmaşanın sorumlularından biri olmaktadır.
Türkiye'de sıradan Sünni bir insan, İslami referanslarla terör ve tedhiş eylemlerinde bulunan radikal İslamcı örgütlerin varlığını kabul etmekle birlikte, bu örgütleri Batı ülkelerinin kurdukları ve finanse ettikleri gibi sabit düşüncelere sahiptir. Yapılan terör ve tedhiş eylemlerini görmezden gelerek bunların asıl müsebbibinin Batılı ülkeler olduğunu iddia etmek, hem radikalizmin bir göstergesi hem de Müslüman olduklarını iddia eden bu insanların iradesiz olduklarını kabul etmenin bir göstergesidir. Dünya'da meydana gelen her türlü olumsuzluğun, savaşın, katliamların Batılı ülkeler tarafından yapıldığını ya da arkasında bunların olduğunu sanmak ve inanmak sağlıklı bir düşünce şekli değildir. Dünya'da olan biteni resmi ideolojinin ve siyasal iktidarın gözlükleriyle gören ve okuyan bu düşünüş paranoyak özellikler gösterir. Eğitim sisteminden kaynaklanan at gözlüğü, Türkiye toplumunun düşünmesini, meseleleri analiz etmesini ve kendi iradesiyle kanaat oluşturmasını engellemektedir.
Dünya'da küresel barışı tehdit eden ve bir arada yaşam olanağını baltalayan İslamcı örgütler çağımızın ve geleceğin en önemli sorunu durumundadır. Batı ve Dünya'nın diğer ülkeleri bu tehlikenin boyutlarını fark ederek İslam ülkelerini yalnızlaştırmaktadır. Meselenin bu boyutlara ulaşmasında kuşkusuz Batı ülkelerinin emperyalist politikalarının payı büyüktür. Buna rağmen sürekli olarak konunun bu boyutuna vurgu yaparak radikal İslamcı örgütleri ve cihat düşüncesini eleştirmemek büyük bir yanlıştır. İslam inancını yayma ve bundan da öte belirli bir mezhebin düşüncesini zorla dayatma büsbütün totaliter, faşizan bir tutumdur. Üstelik radikal İslamcı örgütlerin bir de şeriat düşüncesi vardır ki, bu ayrıca ele alınması gereken ve insanın doğasına tamamen aykırı bir düşüncedir.
16.06.2014  

Friday, June 13, 2014

Montajlı IŞİD darbesi...

Mustafa YALÇINER
Güncellenme : 14.06.2014 02:04
Sanki... Günün birinde... Durup dururken... Musul’daki Türk Konsolosluğu basıldı... Ve Konsolosla birlikte... 48 görevli IŞİD militanlarınca teslim ve esir alındı.
Adını doğru koyalım: “Rehin” değil... Teslim olup esir alındılar.

Bakın yandaş medyaya, AKP’lilere. Sanki AKP ve Hükümeti’ne bir komplo kurulmuş! En “sağlamı”nı M. Metiner söylüyor: “Gezi’nin ve Musul’un arkasında aynı güçler var”!

Türkiye’yi “nurlu ufuklar”a uçuran.. Büyüttükçe büyüten.. Köprülerle havalanlarıyla donatan AKP ve Hükümeti’ne takmış “bazıları”... Sisi’nin Mısır darbesi’nden beri böyle.. İçeriden ve dışarıdan kumpas kurup darbelemeye uğraşıyorlar! Gezi ile başladılar... Mısır’la hem demokrasinin hem AKP Hükümeti’nin kolunu kanadını kırmaya çalıştılar... En sağlam müttefikini... Müslüman Kardeşleri aldılar ellerinden... “Sıra Türkiye’de”ydi. “Türkiye’nin büyüyüp güçlenmesini istemiyorlar”dı. Böyle demişti Tayyip Bey! Ardından “17 Aralık Darbesi” ile içeriden vurdular. Sonra 25 Aralık... Şimdi “Musul Darbesi”! Henüz demediler, ama en azından zamanlamadan hareketle diyeceklerdir: Arada da “Lice Darbesi”!

Tümü AKP’ye... Hükümetine... Seçim sürecinde olduğumuza göre... Tayyip Bey’in “başkanlığı”nın önünü kesmeye yönelik! Tümü montajlanmış... Kumpas! Baştan aşağı komplo! “Karanlık odakların işi”!

Eskiden dünya “sarı öküzün boynuzu”nun ucudaydı. Düz sanılması bir yana.. Bir “nirengi noktası”na dayalı durduğuna inanılırdı! Bilimin gelişmediği zamanlardı. Şimdiyse, AKP’lilere göre dünya AKP ve Tayyip Beyi eksen alıp dönüyor! “Merkez”de onlar var. Kuş bile uçsa.. Tayyip Bey ve Hükümeti ile ilgili. Devran falan değil... Ya olumsuzsa, “kumpas”. Ya da olumluysa, “biz yaptık”! Bakmayın “yaratılanı yaradandan ötürü severiz” demelerine. “Küçük dağları biz yarattık” kibiri! Ya onlar.. Ya onlara karşı kumpas! Darbe. Komplo.

İşler artık genellikle ters gittiğinden.. Doruğa çoktan varılmış yokuş aşağı kayış başladığından... İçeride ve dışarıda yanlışlığı bir yana... Beceriksizlikle uygulanan neoliberal Türk-İslam sentezcisi milliyetçi ve siyasal İslamcı din istismarı politikaları... Yeni Osmanlıcı böbürlenmelerle... “Merkez ülkeyiz”... “Bölgemizde bizsiz düzen ve oyun kurulamaz” büyüklenmeleriyle... İstiab haddi (taşıma kapasitesi) ve “çizme” aşılınca... İçeride ve dışarıda taşeronluk ayağa dolanınca... Hem Suriye ve Irak’ta hem Soma’da iki türlü taşeronluk uygulamaları da batağa saplanınca... Olacağı buydu!

“Komplo”ya ne hacet! Kumpası Hükümet kendi kendisine zaten kurdu... Kuruyor!

Belliydi, IŞİD geliyordu. Kardeş bilip, konuştuk, anlaşma halindeyiz, saldırmazlar diye Konsolosluğu boşaltmadınız!

Siz... “Esad’ı devireceğiz”, “Emevi Camii’nde namaz kılacağız” diye IŞİD ve sair El Kaide çetelerini besleyip... Lojistik olarak... Ve harekat imkanları bakımından  desteklerseniz.. Rojava’yı yakıp yıkayım... Özerk bölgedeki kantonlaşmaları ve halk iktidarını devireyim deyip... Özellikle Serakaniye’den zorlayan IŞİD çetelerine silah, zırhlılar dahil malzeme desteği yapar... Sınırı açıp geliş geçişlerini sağlarsanız bu örgütü başınıza bela edersiniz!

Ortadoğu’nun toprağı “münbit”tir! Özellikle mezhepçilik fideleri kolay büyür buralarda. Siz mezhepçi politikalarınızla yayılıp toprak kazanmayı.. Kısa günün kârı petrol geliri elde etmeyi önünüze koyarsanız... Mezhepçiliği sizden de iyi yapanlar çıkar ortaya.

Komplocu yaklaşımlar geliştirip... Musul ve IŞİD’nin arkasında “Gezi’nin arkasındaki gücü” arayacağınıza.. Dönüp kendinize ve izlediğiniz politkikalara bakmalısınız! Tabii ki ABD ve Suudilerin de.. Ama sizin de politika ve çabalarınızın ürünüdür IŞİD ve Musul baskını. Tıpkı Reyhanlı bombası gibi!..

CHP'li vekilden şok iddia! Eğer doğruysa...

"Hatay, Antep, Urfa ve Kilis’in sınırından gizli boru hatlarıyla mazot sokan IŞİD, el koyduğu petrolü Türkiye’de satıp 800 milyon dolar kazanıyor"
13-06-2014  09:28:29



CHP Hatay 
Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu, IŞİD’in Türkiye’de 800 milyon dolarlık petrol sattığını söyledi. Taraf gazetesinden Güler Yılmaz'ın haberine göre; IŞİD hakkındaki araştırmalarının sonuçlarını anlatan Ediboğlu, şunları ifade etti: “IŞİD dünyayı tehdit eden bir terör örgütü. Kolayca insan öldüren, insan öldürerek cennete gideceklerine inandırılmış bir grup. Böyle bir grubun her an Türkiye’de bir takım eylemlere girişmesi beklenebilir. Bu zihniyetteki binlerce insanın Türkiye ile işbirliği halinde olması son derece tehlikeli. Yarın öbür gün bizden hangi taleplerle bulunacaklarını kestiremiyoruz. Çünkü bunlar Türkiye’deki rejimi de İslam dışı kabul ediyorlar. Bugün Irak yarın Türkiye’de benzer katliamlar ya da benzer eylemler yapmayacakları konusunda kimse garanti veremez.
PETROL GELİRİ
IŞİD, bu sene işgal ettiği petrol bölgelerinden elde ettiği (Suriye’nin kuzeyindeki Rumeylan petrol bölgesi, son olarak Musul) 800 milyon dolarlık petrolü Türkiye’de satıyor. Hatay sınırına yakın köylerden borular çekiyorlar. Benzer boru hatları Kilis, Urfa ve Gaziantep’te de var. Bunu Türkiye tarafına aktarıp paraya dönüştürüyorlar. Petrolü rafinerilerden getiriyorlar, maliyet sıfır. Suriye’de sınıra yakın yerlerde ilkel yöntemlerle rafine ediyorlar ve Türkiye üzerinden satıyorlar bunun değeri de 800 milyon dolar.

“MİT YARDIM MI EDİYOR”
Gerek Suriye’ye gerek Irak’a Avrupa’dan, Rusya’dan Asya ülkelerinden ve Çeçenistan’dan büyük miktarda savaşçı geliyor. Bunlar Türkiye üzerinden gidiyor. IŞİD’a katılmak için yurt dışından gelenlere Suriye ve Irak’a geçişlerinde yardım eden en az bin Türk vatandaşı olduğu bilgisi var. Bu işin içinde MİT olduğu iddiası var. MİT’in bilgisi olmadan böyle bir olayın gerçekleşme şansı yok.”

Taraf gazetesi, 20 Ağustos 2013’te, “Kaçakçılar milyar dolara at koşturuyor” başlıklı bir haber yayımlamıştı. Söz konusu haberde her gün Suriye sınırında yüzlerce atlı, binlerce yaya kaçakçının askerler ile çatıştığı ve püskürtüldüğünü hatırlatmıştı. Rojava’da YPG ile Kaide’ci El Nusra arasındaki çatışmalarda en büyük kavganın bölgeden Türkiye’ye satılan petrol ürünlerinden elde edilen gelir olduğu da belirtilmişti. Şırnak’ın Cizre ile Mardin’in Nusaybin ilçeleri arasındaki bölgenin karşısında bulunan Rimelan bölgesinde yaklaşık 2 bin kuyunun bulunduğu belirtilen haberde, “Buralardan çıkartılan petrol kaçak yollarla Türkiye’ye sokuluyor. Kaçak motorin girişi günde 1500 tona ulaştı. Bu, Türkiye’deki tüketimin % 3.5’ine tekabül ediyor” ifadeleri kullanılmıştı.

KAYNAK: http://www.muhalifgazete.com/haber/102822/chpli-vekilden-sok-iddia-eger-dogruysa.html