Wednesday, March 23, 2016

“Babamın Sütü Çok Acı” ya da “Çürümenin Kitabı”


“Çürümenin Kitabı”nı tekrar yazıyoruz… İktidarıyla, kurumlarıyla, yargısıyla, meclisiyle, insanıyla hepimiz, tüm toplum… Ve “çocuklar” bu kitabın en çok ve acımasızca istismar edilen “kahramanları(!)”…

Fransız yazar Cioran’ın “Çürümenin Kitabı” adlı bir eseri vardır. Hem şiirsel hem de felsefik bir dile sahiptir kendisi. Okurken bir çok paragrafı tekrar okumak zorunda kalır insan; hem algıyı zorladığı hem de katmanlı yapısından dolayı…
Cioran’ın aksine imgeden ve felsefeden uzak, alabildiğine gerçekçi, aşağılıkça ve vicdansızca bir şekilde “Çürümenin Kitabı”nı yazıyor birileri… Aslında “birileri” demek işin bir yanıyla kolaycılığına kaçmak demek; toplumca yaşıyor ve yazıyoruz bu çürümüşlüğün kitabını çünkü…
Bu çürümüşlük bir çok konuda karşımıza çıkıyor; ekonomik ilişkiler, kültür, bilim, sanat…vs. Tüm bunlardan muaf olması gereken çocuklar da ne yazık ki çürümüşlüğün en çirkin ve acımasız halini tecrübe etmek zorunda bırakılıyor “tarafımızdan”. Ülkemizde yüzbinlerce çocuk (abartı değil, birazdan sayılarla göreceksiniz) fiziksel, duygusal ve/veya cinsel istismara maruz kalıyor çünkü. Bu çürümenin en zirve yaptığı konuların başında geliyor…
“Daha önce N.Ç.’nin ya da Pozantı Cezaevi’ndeki çocukların yaşadığı tecavüz olayları henüz hafızalarımızda tazeyken…” diyemeyeceğim! Malum “toplumsal hafızamız” da bu çürümüşlükten nasibini aldı bir hayli. Ve yeni durumda “konjönktürel hafıza” konusunda hepimizin “sağlam birer örnek” olduğumuz rahatlıkla söylenebilir.
CİNSEL İSTİSMAR NEDİR?
Dünya Sağlık Örgütü-WHO bunu “Çocuğun tam olarak kavrayamadığı, gelişimsel olarak henüz hazır olmadığı, rıza gösterme ve onaylama kapasitesinde olmadığı cinsel aktiviteye zorlanması” olarak tanımlar (2006). Bir başka tanımda ise “Cinsel istismar, bir erişkinin cinsel gereksinim ve isteklerini karşılamak için çocukları araç olarak kullanmasını da ifade eder” der (Taner ve Gökler, 2004).
En son olarak Ensar Vakfı’na ait evde bir öğretmenin 45 öğrenciye tecavüz ettiğine yönelik iddialarla meydana gelen “çocuk istismarı” konusunda ne yazık ki araştırmalar çok da yeterli değil. Ayrıca güncel çalışmalara rastlamak da zor. Bu eksiklikte kültürel ve dinsel kodlanmışlıkların yanı sıra araştırma/raporlama teknikleri ve daha da önemlisi adli mercilerin, yetkili birimlerin dehşetin gizlenmesine yönelik yaklaşımları (kadına yönelik şiddet konusunda olduğu gibi) belirleyici rol oynuyor.
Madem Fransız bir yazardan örnekle başladık, bir başka Fransız yazar olan Exupery’den devam edelim. Exupery, Küçük Prensi’nde “Büyükler sayılardan hoşlanır” der. Her ne kadar amacım yaşananları istatistik raporlarındaki birer sayı olarak sunmak olmasa da; sayılar bize bir çok şeyi anlatıyor ne yazık ki.
İstanbul Kemerburgaz Üniversite’sinin yaptığı araştırmada Türkiye’de 2012 yılında çocuğun cinsel istismarı suçundan Cumhuriyet Başsavcılıkları’na 33.992 başvuru yapıldığı belirtiliyor. Ki başka araştırmalara göre adli makamlara başvuran çocuk cinsel istismarı olgusu ise tüm olguların % 5-10’udur. Yani az önceki 33.992 gibi korkunç bir rakamın gerçek hayattaki karşılığı en az 10 kat, hatta kimi zaman 20 kata kadar varmaktadır.
Sayılarla devam edelim. Dünyada çocuk istismarı %1 ila %10 arasında değişirken, Türkiye’de bu oran %10 ila %53 arasındadır (Çocuk Sağlığı ve Hakları Dergisi). Çocuk istismarı kavramına fiziksel, duygusal ve cinsel istismarın dahil olduğunu hatırlatmakta fayda var. UNICEF’in 2010’daki bir araştırmasında ise 7-18 yaş arası çocukların %10’unun cinsel istismara “tanık” oldukları, %3’ünün ise cinsel istismara “direkt maruz” kaldıklarını göstermektedir. (UNICEF’ın araştırmasında çocuklarla evde ve ebeveynlerinin gözetiminde konuşulduğunun da altını çizmekte fayda var. Raporun tamamına şuradan ulaşabilirsiniz: http://bit.ly/1Ps0FjE)
resim1-unicef-cocuk-istismari-turkiye
resim2-unicef-cocuk-istismari-turkiye
Ayrıca çok önemli bir nokta da şu ki; çocukların cinsel istismarında faillerin %60-%70’i akrabalar, öğretmenler, komşular, otorite figürleri gibi çocuğun bildiği ve güvendiği kişiler olmasıdır. (Nur Yalçın, Beykent Üniversitesi Yüksek Lisans Projesi, 2011, http://bit.ly/1UNfCnc)
%3…%10…vs. Bu sayılar insan algısında küçük bir yere tekabül edebilir. Bu noktada konunun içeriğine dikkat etmek lazım: ÇOCUKLARDA CİNSEL İSTİSMAR. İkinci olarak da Türkiye’deki çocuk nüfusuna ve bu yüzdelerin tekabül ettiği sayıya bakmak aydınlatıcı olacaktır. TÜİK’in 2014 verilerine göre ülkemizde yaklaşık 23.000.000 (yazıyla yirmi üç milyon) çocuk var. En iyimser tahminle %3’ünün cinsel istismara maruz bırakıldığını düşünürsek; bu da 700.000 civarında çocuğa tekabül eder! Evet yüz binlerce çocuk!
Bu çürümüşlüğü tetikleyen ve sayıların hızla artmasına neden bir başka olgu da “savaş”! Suriye’deki savaş sonrası ülkemize sığınan mültecilerin kamplarda maruz kaldığı insan hakları ihlallerinde çocuklar da büyük zarar görmekteler. Küçük yaşta evlilikler (BM verilerine göre ülkemizdeki Suriyeli çocukların %4.5’i evlendirilmiştir!), fiziksel, duygusal, cinsel istismarların bu tip yerlerde (tıpkı çocuk cezaevlerinde olduğu gibi!) daha sık yaşanması için “elverişli(!)” ortamlar sunmaktadır.
Suriye ile Türkiye arasında çocuk ticareti yapıldığına yönelik ciddi kanıtlar da var. Çocuklara bu sistemde yaşlarına göre bazı sıfatlar bile verilmiş: 12-16 yaş ‘fıstık’, 17-20 yaş ‘kiraz’, 20-22 yaş ‘elma’ ve diğer yaş grupları ‘karpuz’…
Gündelik hayatın yanında sanal dünyada da durum içler acısı. “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) verilerine göre, internette 36 binden fazla çocukların bulunduğu müstehcen fotoğraf dolaşımda. Araştırmaya göre bu sayının yüzde 42’si yedi yaş ve altı, yüzde 77’si ise dokuz yaş ve altı çocuklardan oluşuyor.” (http://bit.ly/1UHko6Q)
Böyle bir konuda insan algılarını zorlayan bir sayı bu gerçekten. Dehşetin, çürümenin boyutu daha etkili anlatılabilir mi?
Deneyelim…
İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı profesörlerinden Şevki Sözen’in verdiği bir örnek gerçekten insanı dehşete sürüklüyor: “Örneğin bir vakam vardı. Küçücük bir kızcağızın söylediği tek bir cümle: “Babamın sütü çok acı!” (Röportajın tamamı için: http://bit.ly/1MCZI8n)
Az önce de dediğim gibi bu araştırmalar, vakalar ve sayılar; kültürel, dinsel, politik ve yasal yaklaşımlardan ötürü buz dağının görünen yüzünü oluşturuyor henüz. Araştırmalar çoğaldıkça, işin vehametini daha iyi algılayacağız sanırım.
Eksiklik sadece araştırmalarda karşımıza çıkmıyor. Sosyal medyadaki bazı kullanıcıların yaklaşımları da bu konudaki eksiklerimizi görmemiz bakımından önemli. Çocuk istismarında istismarcının kişiliğinin (yaşlı ve yalnız kişiler algısı), ideolojisinin (sağ görüşe sahip kişiler), ekonomik durumu (alt/orta gelir grubu) çerçevesi çizilemeyecek derecede geniş. Bu tür konularda çerçeveyi dar tutan yaklaşımlar gerçeğin ve vehametin tam olarak algılanmamasına neden olabilmekte.
Ayrıca konunun kavramsal boyutunda Psikaytirst Prof. Dr. Timuçin Oral’ın Twitter hesabından yaptığı şu uyarısı da dikkate alınıp tartışılması gereken bir nokta:
resim3-pedofili-nedir
Olaylar, olgular, kavramlar, araştırmalar, raporlar, yaklaşımlar, sayılar, sayılar, sayılar… Ne yazık ki bir köşe yazısına sığmayacak derecede fazlalar. Daha derinlikli bilimsel çalışmaların yapılması; buna yönelik kapsamlı projelerin geliştirilmesi ve çocuk hakları yasalarla güvence altına alınması gerekiyor.
Bu noktada mevcut iktidarın hiç de umut vermediğini tam tersine çürümenin başlıca kaynaklarından biri olduğu söylemeye bilmem gerek var mı; ama biz yine de söyleyelim…
Son olarak “Çocuklarda Cinsel İstismar” konusunda İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi’nce hazırlanan raporda dile getirilen doğru bilinen bazı yanlışların altını çizelim:
– YANLIŞ: Çocuklar cinsel istismarı hayal güçlerinin genişliği nedeniyle uydururlar.
– DOĞRU:  Çocuklar bu konuda genellikle yalan söylemez. İlk kural çocuğa inanmaktır.
– YANLIŞ: Yaşanmış bir iki olay önemli değil. Çocuklar olan biteni çabuk unuturlar.
– DOĞRU:  Bir kez olan ya da tekrarlayan cinsel istismar çocuğun ruhsal ve fiziksel sağlığı açısından ciddi derecede zarar verir.
– YANLIŞ: Olayı provoke eden çocuklar, şirin ve cazip kız çocuklar, evden kaçan çocuklar, ihmal edilmiş çocuklar.
– DOĞRU:  Mağdurlar her sosyo-ekonomik ve her sosyo-kültürel gruptan gelen kız ve erkek çocuklar olabilir.
– YANLIŞ: Parklar, genel tuvaletler, ıssız sokaklar, karanlık yerler, boş inşaat sahaları tehlikeli bölgelerdir.
– DOĞRU:  Olayın olduğu yer genellikle ev, okul, ev ile okul arasındaki yol gibi çocuğun içinde bulunduğu yakın çevresidir.
– YANLIŞ: İstismarcılar genellikle yaşlı ve yabancı erkeklerle sokakta yaşayan kimsesiz insanlardır.
– DOĞRU:  Olayların yüzde 80-95´inde fail 20-40 yaşları arasındaki, mağdur tarafından tanınan evli ve çocuklu erkeklerdir.
– YANLIŞ: Marjinal ortamlarda ortaya çıkar, muhafazakar veya tutucu ortamlarda ortaya çıkmaz.
– DOĞRU: Çocuklara yönelik cinsel taciz, tüm ortamlarda ve istisnasız tüm sosyal sınıflarda görülebilir.

Sunday, February 28, 2016

Rus Devrimi Üzerine: Devrim ve Diktatörlük – Alexander Berkman



 Devrim ve Bolşevik diktatörlük tamamen farklı şeylerdir ve hatta karşıt bir doğaları vardır. Birçok insan Rus Devrimi’yle Komünist Partisi’ni birbirine karıştırarak ve onların aynı şeyler olduğunu söyleyerek en büyük hatayı yapmaktadır.
Bolşevikler tarafından varılan sonuçla devrimin (…) karşılaştırırsak bu konuda netleşebiliriz.
Devrim, baskıya ve yoksullaşmaya karşı bir ayaklanmaydı. Devrim, kitlelerin özgürlük ve adalet özlemlerinin sesiydi. O, insanı hükmü altında tutan kölelik ve yük hayvanlığından kurtulma girişimiydi. Devrim, gerçek eşitlik ve kardeşlik koşullarında yeni hayatın biçimlerini kurma denemesiydi.
Gördük ki, o, Şubat Olayları’yla durulacak yüzeysel bir değişiklik değildi. Çarlık yıkılmış, otokrasi parçalanmış, fakat sonuçta yalnızca hükümetin bir başka biçimi kurulmuştu. Ekonomik ve sosyal koşullar aynı kalmıştı. İnsanların değişiklikten anladığı bu değildi. Ekim Devrimi’nin meydana gelmesinin sebebi budur. Bu devrimin amacı, yeni toplumsal yapı üzerinde yaşamı hep birlikte yeniden kurmaktı.
Bu yeniden kuruluş nasıl olacaktı? Açıktır ki, bu, Romanov’un Kremlin Sarayından alınıp yerine Lenin’in oturması değildi. Daha önemli şeyler söz konusuydu. Gerekli olan, köylülerin toprağa kavuşması, fabrikalara işçiler tarafından el konulması ve emeğin örgütlenmesiydi. Kısacası, Ekim Devrimi’nin hedefi, Şubat’ta kazanılan politik özgürlüğü kullanarak halka bir fırsat vermekti.
Kitleler durumu kavramakta gecikmediler. Ve harekete geçtiler. Özgürlüğü gereksinimleri için kullanmaya başladılar. Barış istiyorlardı, her şeyden önce savaşı durdurdular. Aylar sonra Bolşevik Hükümet Brest-Litovsk barışını imzaladı ve Almanlarla resmi bir barış yapmış oldu. Fakat Rus orduları dağılmış, savaş diplomatik görüşmelerden uzun süre önce sona ermişti. Troçki, devrim(1) üzerine çalışmalarında bunu açıkça kabul eder.
Askeri üniformaların içindeki Rus işçi ve köylüleri inisiyatifi ellerine aldılar ve savaş cephelerini terk ederek savaşı fiilen sona erdirdiler. Benzer bir şekilde, köylülük ve proletarya, endüstriyel ve tarımsal problemleri çözmek üzere harekete geçti. Geçici hükümet hâlâ toprak reformunu tartışırken kitleler yerel meclislerinde ve sovyetlerinde eyleme geçtiler. Köylüler ihtiyaç duydukları toprakları ele geçirdiler ve ekmeye başladılar. Politikacıların ve yasa koyucuların on yıllarca sonuçsuz bir şekilde kafa patlattıkları tarım problemini basit bir sağduyuyla ve doğal halk adaletiyle hallettiler. Bolşevikler iktidara geldikleri zaman, köylülerin kimseye sormadan zaten başardıkları bu işi “yasallaştırdılar”.
Aynı şekilde, işçi sovyetleri fabrikaları ve madenleri ele geçirerek bunları patronların kârı için değil, genel yarar için çalıştırarak endüstriyel sorunu çözmeye başladılar. Bu, Bolşevik Hükümet tarafmdan kapitalist sahipliğin “yasal” olarak sona erdirildiğinin ilan edilmesinden çok  önce, ücretli köleliğin ve kapitalizmin fiiliyatta ortadan kaldırılmasıydı.
Devrim, günlük hayatın diğer bütün problemlerini aynı şekilde, pratik olarak ve kitlelerin kendi aktivitesi yoluyla çözdü. Kooperatif örgütler şehirde ve köyde üretimin değiş tokuşu için bir araya geldiler; ev komiteleri ev sorunlarına baktılar; sokak ve bölge komiteleri şehrin güvenliğini organize ettiler ve diğer gönüllü insanlar devrimin ve halkın çıkarlarını savunmak üzere örgütlendiler.
Durumun gerektirdikleri kitlelerin çabalarını yönlendirdi; eylem özgürlüğü hayat içinde inisiyatifi getirdi ve halkın istekleri yaratıcı kapasitelerini alabildiğince biçimlendirdi.
Bu kolektif faaliyetler devrimi belirledi. Devrim bunlardan ibaretti. “Devrim”, kesin anlamı ve amacı olmayan birtakım belirsiz şeyler değildir; devrim ne politik sahnede belirli bir değişiklik ne de yeni yasal düzenlemelerdir. Gerçek devrim Şubat’ta ya da Ekim’de değil, bu aylar arasında olmuştur. O, ortak çıkarlar ve kamu ihtiyaçlarından esinlenen yaratıcı çalışma ve bağımsız halk inisiyatifi temelinde insanların çabalarını ve devrimci enerjilerini özgürce harekete geçirmekten ibarettir.
Devrim, Rusya’daki büyük ekonomik ve sosyal ayağa kalkış eğilimi ve ruhudur. O, kitlelerin özgürlük ve özgür işbirliği temelinde uyanışlarıyla problemlerin çözülmesidir.
Devrimin bu gelişmesi Komünist Partisi’nin politik iktidarı ele geçirmesiyle ve kendisini yeni bir hükümet olarak yapılandırmasıyla durdurulmuş oldu.
Devrimin hedefinin ne olduğunu görmüştük; Rusya’daki kitlelerin isteklerini ve neyi elde etmek için devrim yaptıklarını biliyoruz.
Diğer yandan, politik bir parti olarak Bolşeviklerin amaçları, kesinlikle farklı bir karakterdeydi. Kendilerinin de açıkça kabul ettikleri gibi, onların acil hedefleri diktatörlüktür; bu, Komünist Partisinin teorilerine ve görüşlerine göre, ülkedeki faaliyetlerin ve yaşamın güçlü bir Bolşevik devlet biçiminde yönlendirilmesi demektir.
Hiçbir partinin, Bolşeviklerin amaçlarının gerçekleştirilmesinde daha kararlı ve enerjik, onların ilerleme çabalarında daha samimi, onların davasına daha çok adanmış olamayacağı konusunda Bolşeviklere hak verdiğimi söylememe izin verilsin. Fakat bu amaçlar devrime bütünüyle yabancıdır ve devrimin gerçek ihtiyaçlarına karşıdır. Bu amaçlar devrimin hedeflerine ve ruhuna o kadar karşıdır ki, onların gerçekleşmesi devrimin yıkımı anlamına gelir.
Kuşkusuz, Bolşeviklerin gerçek düşünceleri, Rusya’yı işçi ve köylüler için bir sosyalist cennete, ancak onların diktatörlüklerinin dönüştürebileceği şeklindedir. Zaten, Marksistler olarak, onlar başka bir yol göremezlerdi. Devlet gücüne iman edenlerin hiçbiri halka güvenmez, emekçilerin yaratıcı becerisine ve inisiyatifine inanmaz. Onları “özgürlüğe zorlanacak her türden ayaktakımı” olarak görüp güvensizlikle bakarlar. Onlar Rousseau’nun, kitlelerin “yalnızca zorlama yoluyla özgür olabilecekleri” yolundaki sinik vecizesine katılırlar.
Önde gelen komünist teorisyen Buharin “proletarya her biçimde zorlamaya başvurur” diye yazar: “Başlangıçta yargısız idamlarla ve sonunda emeğin zorlanmasıyla, belirtilmesi paradoksal olmakla birlikte kapitalist çağın insan materyalini yeniden harekete geçirmenin bir metodu olarak bunlar komünist insanlığın da içine girmiştir.”
Bolşevik İncil şudur: Bir partinin, bir merkez komitesinin emirleriyle işleyen bir devrime inanmak. Bolşevizm fikrinin vardığı mantıki sonuç budur.
Yalnızca onların partilerinin diktatörlüğünün devrimi uygun bir şekilde yönlendirebileceği iddia edilir, bütün enerjiyi bu diktatörlüğün korunmasına hasrederler. Bunun anlamı, onların her şeyi tekellerine almak zorunda olmaları, partinin projelerinin her şeyin üzerinde olmasıdır.
Kontrolü ele geçiren Komünist Partisi’nde nihai sonuçlara yol açacak bu günlerin siyasi manifestolarının ve planlarının ayrıntılarına girmemize gerek yok. Önemli nokta, Bolşeviklerin planlarını başarıyla yerine getirdikleridir. Ekim Devrimi’nden sonraki birkaç ay içinde, Nisan 1918’de hükümetin kontrolünü bütünüyle ellerine geçirmişlerdir.
Devrim günlerinin heyecanı ve kaçınılmaz karışıklıkları içinde avantajlı duruma geçmişler ve bu durumu kendi çıkarları için kullanmışlardır.
Onlar politik farklılıkları vahşi parti ihtiraslarını canlandırmakta kullandılar, muhaliflerini halk düşmanları olarak suçlamak için her araca başvurdular, onları karşı devrimciler olarak damgaladılar ve sonunda muhaliflerini işçi ve askerlerin gözünde lanetlemeyi başardılar. Devrimin, bu sözde düşmanlara karşı korunması gerektiğini açıklayarak, kendi diktatörlüklerini ilan edebildiler. “Devrimin korunması” adı altında, Bolşevik olmayan diğer bütün devrimci unsurları tasfiye etmeye başladılar, nüfuzlarından yararlanarak onları tam bir baskı altına aldılar.
Bolşevik yönetimin başlamasıyla burjuvazinin baskı altına alınmasının acaba yalnızca Bolşevik olmayan diğer bütün unsurları baskı altına alma gibi gizli bir amaca yönelik olup olmadığı geleceğin tarihçilerine bırakılmalıdır. Çünkü Rus burjuvazisinden devrime bir tehlike gelmiyordu. Açıktır ki, burjuvazi örgütsüz ve iktidarsız küçük bir azınlıktı. Tersine, devrimci unsurlar, her türlü parti diktatörlüğünün önünde engel oluşturuyorlardı.
Çünkü diktatörlük, en güçlü muhalefeti burjuvaziden değil, gerçek devrimci sınıflardan görecekti. Bu sınıflar, diktatörlüğün, devrimin çıkarlarına düşman olduğunu, bu yüzden her türlü politik partinin başvurduğu diktatörlüğün tasfiyesinin başta gelen gereklilik olduğunu düşünüyorlardı. Fakat böyle bir politika, işe önce devrimcileri baskı altına almaktan başlayarak başarılı olamazdı. Bu, işçi ve askerlerin direnişini kışkırtır ve desteklerini çekmelerine neden olurdu. Bu politika burjuvaziden başlayacaktı ve sonunda git gide diğer muhaliflere doğru yayılacaktı. Devrim yaşamına kızıl terörün kanlı elinin girmesi için, baskı ve tasfiye kampanyasının alabildiğine yaygınlaşması için, halkın desteğini kazanmada devrimin güvenliği gerekçesini ileri sürmek için halk içinde korku ortamı yaratılacak, hoşgörüsüzlük ve baskı geliştirilecek, güvensizlik ve uyuşmazlık havası yaratılacaktı. Fakat daha önce de belirttiğim gibi, bu günlerin olaylarında böyle motiflerin ne derece söz konusu olduğunu geleceğin tarihçilerine bırakmalıyız. Burada bizim daha çok ilgilendiğimiz, gerçekte ne olduğudur.
Bolşevikler kendi parti diktatörlüklerini kurmadan önce olan neydi?
“Neydi bu diktatörlük” diye sorduğunuzu duyar gibiyim “ve nasıl oldu da başarılı olabildi?”.
Diktatörlük İşbaşında
Diktatörlük, Bolşeviklerin 140 milyon nüfuslu bir ülkede tam bir egemenlik kurmalarını sağladı. “Proletarya diktatörlüğü” adı altında, tek bir politik örgüt, Komünist Partisi, Rusya’nın mutlak yöneticisi oldu. Proletarya diktatörlüğü, proletarya tarafından uygulanan bir diktatörlük değildi. Milyonlarca insan diktatör olamaz. Binlerce parti üyesi de diktatör olamaz. Bir diktatörlüğün karakteri, az sayıda insanla sınırlı olmasıdır. Daha güçlü ve daha örgütlü olan küçük bir azınlık, diktatörlüğü oluşturur. Pratikte diktatörlük daima kendi görünürdeki genel diktatörlüğünü kabule zorlayacak güçlü bir adamın ellerindedir. Diktatörlük başka türlü olamaz ve bu Bolşeviklerde de böyledir.
Gerçek diktatör ne proletaryadır, hatta ne de partidir. Teorik olarak iktidar parti merkez komitesinin elindedir, fakat gerçekte o, politik büro ya da “politbüro” denen, merkez komitesinin içindeki bir komitenin elindedir. Hatta, politbüro da, üyelerinin sayısı bir elin parmaklarından az olsa da, gerçek diktatör değildir. Çünkü politbüroda birden çok insan olduğundan önemli konularda farklı görüşler olacaktır. Gerçek diktatör, politbüro çoğunluğunun desteğini alabilen adamdır. Bu adam Lenin’dir ve o, gerçek “proletarya diktatörlüğü”dür, aynı Mussolini gibi, örneğin, İtalya’da da gerçek diktatör faşist parti değildir. Bolşevik Parti’nin başlangıcından Lenin’in yaşamının son günlerine kadar, daima Lenin’in görüş ve fikirleri geçerli olmuştur. Bütün parti onun görüşlerine karşı olduğu ve merkez komitesi, kendisinin ilk önerileri üzerine onun getirdiği önerilere karşı sert bir şekilde mücadele etmiş olduğu halde., Lenin’in görüşleri geçerli olmuştur. Kazanan daima Lenin olmuş, onun görüşleri yürürlüğe girmiştir. Bolşevik tarihin her kritik döneminde bu böyle olmuştur. Bundan başka bir şey olamazdı, çünkü diktatörlük daima en güçlü kişinin, tek bir kişinin üstünlüğü ve egemenliği anlamına gelir.
Her diktatörlük gibi, Komünist Partisinin bütün tarihi de su götürmez bir biçimde bunu ispatlar. Bolşevik literatürün kendisi de bunu açıklar. Fakat son derece önemli birkaç olaydan burada söz etmek benim tezlerimi desteklemek açısından yeterli olacaktır.
Mart 1917’de, Çarlık rejiminin yıkılmasından sonra, Lenin sürgünde olduğu İsviçre’den Rusya’ya döndüğü sırada, partisinin merkez komitesi, koalisyon hükümetine girmeye karar vermişti. Lenin, burjuvaziyle ve hükümetteki menşeviklerle koalisyona girilmesine karşıydı. Parti aksi yönde karar aldığı ve Lenin de hemen hemen tek başına muhalefette kaldığı halde onun etkisi geçerli oldu. Merkez komitesi kendi kararını iptal etti ve Lenin’in tavrını benimsedi.
Daha sonra, Temmuz 1917’de, Lenin, Kerensky Hükümeti’ne karşı derhal bir ayaklanmaya girişmenin savunusunu yaptı. Bu önerisi, en yakın yoldaşları ve arkadaşları tarafından bile açıkça delilik ve suç olarak damgalandı. Fakat yine Lenin kazandı, hem de Zinovyev, Kamenev ve diğer etkili Bolşeviklerin partinin tasarısını reddetmelerine ve merkez komitesinden istifa etmelerine rağmen. Darbe (Kerensky’yi devirme) girişimi fiyaskoyla sonuçlandı ve birçok işçinin yaşamına mal oldu.
Ekim Devrimi’yle birlikte iktidara gelen Lenin’in kurumlaştırdığı kızıl terör, Onunla işbirliği yapmış işçileri yersiz bir biçimde devrimin doğrudan hainleri olarak suçladı. Partinin en aktif ve etkili üyelerinin resmi protestolarına rağmen Lenin yolunda ilerledi.
Biest-Litovsk görüşmeleri sırasında, Troçki, Radek ve diğer önemli Bolşevik liderler, Kayzer’in aşağılayıcı ve yıkıcı koşullarının kabul edilmesine karşıyken, yine Lenin “her koşulda barış”ta ısrar etti. Bir kere daha kazanan Lenin oldu.
Komünizme öldürücü bir darbe ve bütün devrimci kazanımların imhası olan “Yeni Ekonomik Politika” (NEP), merkez komitesi  Kronstadt Olaylarıyla uğraştığı sırada, Lenin tarafından partiye sunuldu. NEP, gerçekten de devrimin var ettiği her şeyden tam bir geri çekiliş ve büyük Ekim Devrimi’ni yıkarak değiştirdiği koşullara tam bir geri dönüştü. Fakat Lenin bir kere daha hakim olacaktı ve 1921 Mart’ında Moskova’da toplanan Komünist Parti IX. Kongresinde onun çözümü yürürlüğe girecekti.
Gördüğünüz gibi, sözde proletarya diktatörlüğü yalnızca Lenin’in diktatörlüğüdür; O, polit-büroya dikte eder, politbüro merkez komitesine, parti merkez komitesi partiye, parti de proletaryaya ve halkın geri kalan kısmına. Rusya, milyonlarca nüfusa sahip bir ülkedir; Komünist Partisi elli bin üyeden daha az üyeye sahiptir; merkez komitesi birkaç yüz kişiden oluşur; politbüro bir düzine insandan ibarettir; ve Lenin tek kişidir. Fakat tek başına bu kişi proletarya diktatörlüğüdür.
Rusya geniş bir ülkedir, Avrupa’nın yarısına yayılmıştır ve Asya’nın verimli kısımlarında yer alır. O, farklı diller konuşan, farklı psikolojilere, çeşitli çıkarlara ve hayat üzerine çok farklı anlayışlara sahip çok sayıda ırkın ve milliyetin yaşadığı bir ülke durumundadır. Bu ülkede Çarlık diktatörlüğünün neler yaptığını biliyoruz. Şimdi de “proletarya” diktatörlüğünün neler becerdiğini görelim.
Bugün, Rusya’daki Bolşevik yönetimin kuruluşunun üzerinden on yıldan fazla zaman geçtikten sonra, etkilerini aşağı yukarı tahmin edebilir ve yarattığı sonuçlan gözden geçirebiliriz. Kısaca üzerinde duralım.
Politik planda devrimin hedefi tiranlık yönetimini ve baskıyı ortadan kaldırmak ve halkı özgür kılmaktı. Bolşevik Hükümet, gerçekten de İtalya’daki faşist yönetim hariç tutulursa, Avrupa’nın en kötü despotizmidir. Vatandaşların, hükümet tarafından saygı gösterilen hakları yoktur. Komünist Partisi politik tekel oluşturmuştur, bütün diğer parti ve hareketler yasa dışıdır. Kişi ve konut dokunulmazlığı tanınmamaktadır. Konuşma ve basın özgürlüğü yoktur. Parti içinde bile en küçük bir fikir ayrılığı baskıya uğramakta; Troçki ve takipçilerinin başına geldiği gibi hapis ya da sürgünle cezalandırılmaktadır. Bağımsız düşünceye hoşgörü yoktur. Eskiden Çeka olarak adlandırılan gizli polis örgütü G.P.U., halkın yaşamı ve özgürlüğü üzerinde sınırsız keyfi bir güce sahip süper bir hükümet durumundadır. Yalnızca partinin egemen elitinin safında yer alanlar özgürlüğün, ayrıcalıkların keyfini çıkarmaktadırlar. Fakat böylesi bir “özgürlük” en kötü despotizm altında mümkündür: Eğer hiçbir şey söyleyemezseniz eksiksiz bir özgürlüğe sahipsiniz demektir, bu Mussolini’nin ülkesinde de böyledir. Komünist Partisi Kongresinde tanınmış bir parti üyesinin belirttiği gibi: “Rusya’da bütün politik partilere yer vardır: Komünist Partisine hükümette, diğer partilere hapishanede.”
Ekonomik olarak, devrimin temel hedefi kapitalizmi yıkmak, komünizmi ve eşitliği kurmaktı. Diktatörlük, eşitsiz ödeme ve ödüllendirmede ayrımcılık sistemini kurumlaştırarak işe başladı. Endüstri ve tarım proletaryasının doğrudan eylemiyle ortadan kaldırılan kapitalist mülkiyeti yeniden tanıyarak sona vardı. Bugün Rusya kısmen devlet kapitalisti ve kısmen de özel kapitalist bir ülkedir.
Ülkenin ekonomik hayatının felç olmasındaki temel faktörün diktatörlük ve kızıl terör olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Rakipsiz Bolşevik yönetim halkı bölmüş, despotizmi kitleleri acılara boğmuştur. Devrimin en iyi unsurları düşman olarak nitelendirilmiş, her bağımsız çaba baskıya uğratılmış ve onların her kıpırdanışı iktidardaki partinin özel ilgisiyle karşılaşmıştır. İstemleri olan özgürlüğün yerine yeni bir tiranlıkla karşılaşan işçilerin cesareti kırılmıştır. Devrimin kendilerinden geri alındığını ve isteklerine karşı bir silah olarak kullanıldığını anlamışlardır.
Proleter, kendi fabrika komitesine Komünist Partisi tarafından diktatörlük uygulandığını ve bir emekçi olarak çıkarlarını korumada hiçbir yardım görmeyeceğini anlamıştır. Sendikası, Bolşevik düzenin sözcüsü ve borazanı haline getirilmiş ve işçi kendini yalnız endüstriyi yönetmekten değil, fakat uzun saatler en düşük ücrete mahkûm edildiği kendi fabrikasını bile yönetmekten yoksun bırakılmış bir durumda bulmuştur. Emekçiler kısa bir sürede anladılar ki, devrim onların ellerinden alınmıştır, onların sovyetleri her türlü iktidardan yoksun bırakılmış ve ülke, aynı çarlık günlerinde olduğu gibi Kremlin’deki birkaç insan tarafından yönetilmektedir. Devrim ve yaratıcı faaliyet tasfiye edilmiş, yeni efendilerce boyun eğdirilen insanların yaşamı, Bolşevikler ve Çekacılar tarafından sürekli taciz edilmiş, en küçük bir protestoya karşı hapishane ve idam korkusu yayılmış, işçi, devrime düşman hale getirilmiştir, işçi fabrikadan kaçmış, fabrika kurallarından en uzak olduğunu düşündüğü ve ekmeğini kazanma şansı çok az olan köylere sığınmıştır. Bu durum, ülke endüstrisini çökertmiştir.
Köylü, deri ceketli ve silahlı komünistlerin, onun sükûnet içindeki köyüne saldırdıklarını, emeğinin ürününü yağmaladıklarını, eski çarlık görevlilerinin küstahlığı ve vahşeti ile tehdit edildiğini görmüştür. O, gücünü Moskova’dan alan ve Kendilerini Bolşevik olarak adlandıran bazı tembel, işe yaramaz köy aylaklarının kendi sovyetinde hakimiyet kurduklarını anlamıştır. Gönüllü olarak, hatta cömertçe buğdayını ve hububatın işçi ve askerlerin beslenmesi için vermiştir ama erzağının tren istasyonlarında ve ambarlarda çürümeye terkedildiğini görmüştür, çünkü Bolşevikler işlerin yönetilmesini beceremiyorlardı ve bir başkasının yönetmesine de izin vermiyorlardı. Köylü, komünist beceriksizlik, bürokrasi ve yiyicilik yüzünden fabrikalardaki ve ordudaki kardeşlerinin yiyecek kıtlığından acı çektiğini biliyordu. Neden daima kendisinden daha fazla ürün talep edildiğini anlıyordu. Köylünün onsuz ne çalışabileceğini ne de yaşayabileceğini bildikleri halde son atma kadar bütün malına ve ailesinin geçimini sağlayacak erzağa Çekacılar tarafından el konduğunu görüyordu. Zalimlere karşı ayaklanan komşu köylerin yerle bir edildiğini, aynı eski günlerdeki gibi köylülerin kamçılandığını ve kurşuna dizildiklerini görüyordu. Gittikçe devrime karşı bir tavır içine giriyor, umutsuzluğa kapılarak artık ekme biçme işinin kendisi ve ailesi için bir ihtiyaç olmadığına karar veriyor, hatta ormana saklanıyordu.
Lenin’in askeri komünizmi ve Bolşevik metodlar sonunda böyle bir diktatörlüğe vardı. Endüstri durdu ve açlık bütün ülkeyi kapladı. İşçilerin ve köylülerin çektiği genel yoksulluk ve acı, Bolşevik rejimi, ayaklanmalarla tehdit etmeye başladı. Lenin diktatörlüğü kurtarmak için “NEP” diye bilinen yeni bir ekonomik politikaya girişti.
“NEP”in amacı ülkenin ekonomik hayatını canlandırmaktı. Bu yolla, hükümet tarafından zorla müsadere yerine köylülerin artı ürünlerini satmalarına izin verilerek daha büyük üretim elde edilmesi teşvik edilecekti. Aynı zamanda yasal ticaret yoluyla ürünlerin değişimi ve eskiden karşı devrimci olarak nitelendirilen kooperatiflerin canlandırılması mümkün olabilecekti. Fakat Komünist Partisi’nin, diktatörlüğü sürdürme kararlılığı, bütün ekonomik reformları etkisiz kılıyordu. Çünkü endüstri, despotik bir rejim altında gelişemezdi. Ticaret ve alım satım kadar ekonomik büyüme de kişi ve mülkiyet güvenliğini gerektirir, ekonomik fonksiyonun yerine gelebilmesi için tam bir, özgürlük ve müdahalesizlik gerekir. Fakat diktatörlük özgürlüğe izin vermez; onun “garantisi” güvene dayanmamaktadır. Ayrıca, yeni ekonomik politika üretimi teşvik etme sonucunu yaratmamış ve Rusya yoksulluğun sancısını çekmeye devam etmiş, ekonomik felaketin kıyısında olma durumu değişmemiştir.
Endüstriyel alanda diktatörlük, temel amacı üretimi proletaryanın ellerine vermek ve işçiyi ekonominin bağımsız hakimi haline getirmek olan devrimi güçten düşürdü. Diktatörlük yalnızca efendileri değiştirdi bağımsız kapitalistin yerine devleti patron yaptı. Kaldı ki, bağımsız kapitalist, şimdi yeniden Rusya’da yeni bir sınıf olarak gelişmektedir. Emekçi, önceki gibi bağımlı kaldı. Hatta daha da fazla bağımlı hale geldi. Emek örgütleri her türlü güçten yoksun bırakıldı ve hatta işvereni olan devlete karşı grev hakkını bile yitirdi. Malum komünist tez şudur: “Çünkü işçiler, bir sınıf olarak diktatörlüğün başındadır. Onlar kendilerine karşı mı grev yapacaklar?” Bu yüzden Rusya’da proletarya, kendisine yalnızca yaşamını sürdürmek için son derece yetersiz ücret vermekte, sağlıksız barınma yerlerinde kendi kendisini tıka basa kalabalık bir yaşama mahkûm etmekte, en sağlıksız koşullar altında çalışmakta, yaşamım ve sağlığını endüstriyel güvenliği ve ihtiyat eksikliği nedeniyle tehlikeye atmakta ve kendi kendisini en ufak bir hoşnutsuzluk belirtisi gösterdiği zaman tutuklamakta ve hapse atmaktadır.
Kültürel alanda, Bolşevik rejim, egemen elitin görüşünden farklı fikirlere izin vermeyen bir komünizm ve parti fanatizmi üzerine bir okul eğitimi vermektedir. Bu eğitim, yönetici sınıf tarafından izin verilen fikirlerin dışında bir başka fikrin gelişmesine ve serpilmesine fırsat tanımayan politik kilisenin dogmalarıyla bütün halkı eğitmektedir. Bolşevik sansür tarafından onaylanan resmi komünist basın yayının dışında Rusya’da basın yayın söz konusu değildir. Hükümet, konuşma, basın ve toplanma özgürlüğü üzerinde tekel kurduğundan halkın duygu ve düşüncelerini ifade etmesi mümkün değildir.
Fikir ve konuşma özgürlüğünün Bolşevik diktatörlükte, Çarlık’ta olduğundan daha az olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Rusya, Romanovlar tarafından yönetildiği zaman, en azından gizlice bir broşür ve kitap basabilirdiniz, çünkü hükümet, kağıt ve baskı araçları üzerinde tekele sahip değildi. Devrimciler ve çeşitli kişiler daima propagandaları için onları kullanmanın bir yolunu bulabilirlerdi. Bugün Rusya’da her türlü basım ve dağıtım aracı bütünüyle hükümetin mülkiyetindedir ve hiç kimse, öncelikle Bolşeviklerin iznini almadan halka görüşlerini ifade edemez. Otokratik Romanov Rejimi zamanında devrimci partiler tarafından binlerce illegal yayın basılıyordu. Komünist yönetim altında böyle bir şeyin olması son derece istisnaidir. Partideki muhalif üyelerin platformunun basımında Troçki’nin gösterdiği başarı ortaya çıktığı zaman Bolşeviklerin duyduğu şaşkınlık ve öfke bunun göstergesidir.
Toplumsal olarak, bolşevik Rusya, devrimden on yıl sonra, kimsenin güvenliğinin ve ekonomik bağımsızlığının olmadığı, G.P.U.’nun aralıksız işbaşında bulunduğu, ani gece aramaları ve tutuklamalarıyla insanların sebebi bilinmeden, gizli suçlamalarla, sözde karşı devrimci olarak nitelenip’, kendilerini savunmaktan yoksun bırakıldıkları, yargılanmadan ve mahkemeye çıkarılmadan hapsedildikleri ve uzun yıllar, buzlar içindeki Kuzey Sibirya’ya ya da Batı Asya’nın çorak alanlarına sürgüne gönderildikleri bir ülke durumundadır. Korkuda eşitliğin kurulduğu ve “özgürlüğün” sorgulamasız iktidara boyun eğmek anlamına geldiği devasa bir hapishane.
Ahlaki olarak, Rusya, zorlama ve korku üzerine kurulmuş bir sistemin yolsuzluk ve alçaltıcı etkilerine karşı mücadele eden daha nitelikli bir insan tipini temsil etmekteydi. Devrim, insanın en iyi içgüdülerini ön plana çıkarmıştı: İnsan değerleri konusunda bilinç, özgürlük ve adalet sevgisi. Devrimci atmosfer, insanın içinde uykuda olan bu eğilimlere esin verdi ve geliştirdi, özellikle baskıya karşı duyguların, özgürlük açlığının, karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği ruhunun gelişmesine yol açtı. Fakat diktatörlük bu özelliklere karşı bir etkide bulundu ve bunların yerine korku ve nefreti, hoşgörüsüzlük ve zulüm ruhunu geliştirdi. Bolşevik yöntemler sistematik olarak halkın ahlâkını zayıflattı, köleliği ve ikiyüzlülüğü teşvik etti, hayal kırıklığı ve güvensizlik ortamı yarattı ve Rusya’da şimdiki hakimiyete ayak uydurma atmosferini geliştirdi.
Bu mutsuz ülkede bugün koşullar böyledir, Bolşevik düşüncenin bir insanın zorlama yoluyla özgür olabileceği, diktatörlüğün özgürlüğe yol açabileceği dogmasının etkileri bunlardır.
“Devrimin diktatörlük yüzünden başarısız olduğunu mu düşünüyorsunuz” diye soruyorsunuz. “Çok geri bir ülke olan Rusya’da bir başarı mümkün müydü?”
Devrim, bolşevik düşünce ve yöntem yüzünden başarısız oldu. Rus halk kitleleri çarlığı yıkarken, geçici hükümeti yenilgiye uğratırken, kapitalizmi ve ücret sistemini yıkarken, topraklar köylüler tarafından ele geçirilirken ve endüstriye işçiler tarafından el konulurken hiç de “geri” değillerdi. O ana kadar devrim en büyük başarıyı göstermişti ve halk, adalet, fırsat eşitliği, özgürlük temelinde kendi yeni yaşamını inşa etmeye başlamıştı. Fakat bir politik parti hükümetin dizginlerini ele geçirdiği ve diktatörlüğünü ilan ettiği an felaketin gelmesi kaçınılmaz oldu.
Devrim gerçekleştiği zaman karşılaştığı koşullarla uğraşmak zorundadır. Onun kullandığı araçlar ve yöntemler amacı açısından hayatidir. Devrimin kaderi ve izleyeceği yol bunlara bağlıdır.
Bir ülkenin toplumsal, politik ya da ekonomik koşulları ne olursa olsun -ister “geri” Rusya, ister “ileri” Amerika olsun- en önemli problem, sizin neyi başarmak istediğiniz ve amaçlarınıza ulaşmada ne gibi araçlar kullandığınızdır.
Eğer Rus Devrimi’nin amacı bir diktatörlük kurmaksa, Bolşevik yöntem haklıdır ve onlar tam bir başarıya ulaşmışlardır. Ama eğer devrimin hedefi baskı ve köleliği ortadan kaldırmaksa o zaman Bolşevikler ve onların politikaları en büyük başarısızlığı ortaya koymuşlardır.
Gördüğünüz gibi, bu bütünüyle sizin amacınıza, neyi başarmak istediğinize bağlıdır. Hedefleriniz araçları belirlemelidir. Araç ve amaçlar, gerçekte aynıdır: Onları ayıramazsınız. Araçlar varacağınız hedefi bilinçlendirir. Araçlar çiçeği tomurcuklandıran ve meyveyi ortaya çıkaran tohumlardır. Meyve daima, ektiğiniz tohumların doğal sonucu olacaktır. Kaktüs tohumundan gül yetiştiremezsiniz. Diktatörlükten insanlık ve adalet, zorlamadan özgürlük ürünü elde edemezsiniz.
Devrimin kaderi buna bağlı olduğu için bu dersi iyi öğrenmemize izin verilsin. Bütün insan aklı ve deneyiminin en güzel ifadesi şudur: “Ne ekersen onu biçersin.” Hasta bir adamı, kanını akıtarak iyileştiremezsiniz. Kitlelerin özgür aktivitesi devrimin yaşam kaynağıdır, onu tasfiye etmek ya da baskı altına almak devrimi kansız bırakmak ve öldürmekle birdir.
Bunun anlamı, devrimin araçlarının amaçlarına uygun olması gerektiğidir. Zorlama ve diktatörlük değil, yalnızca özgürlük ve kitlelerin ifade özgürlüğü devrimin amaçlarına hizmet edebilir. Normal yaşamda olduğu gibi devrimde de orta yol yoktur: Ya diktatörlük ya özgürlük.
Diktatörlük ve terör Rusya’da denendi. Bu deneyimin sonuçları açık ve ikna edicidir: Bu yol devrimin yıkımını getirmektedir. Yeni bir yol bulunmalıdır.
“Başka bir yol var mı?” diye soruyorsunuz. Yalnızca özgürlük yolu vardır ve bu yol şimdiye kadar hiç denenmemiştir.
Bilmiyorum, bunu denemeye gönüllü müsünüz? Birçok insanda özgürlük korkusu vardır. Fakat biliyorum ki, bu yol, özgürlük, adalet ve akıl yolu denenmedikçe devrim, diktatörlük yoluna gidecek, başarısızlığa uğrayacak ve ölecektir.
Diktatörlük, ister beyaz olsun, ister kızıl, daima aynı anlama gelir: Zorlama, baskı ve sefalet. Bu, onun karakteri ve özüdür. Başka bir şey olamaz. Diktatörlük, her şeyi yöneten bir hükümettir. Fakat Thomas Jefferson‘un zekice belirttiği gibi “En iyi hükümet en az hükümet olandır.”
Çeviren: Gün Zileli Rus Devrimi’ne Anarşist Bir Giriş adlı broşürden çevrilmiştir.


Thursday, February 18, 2016

Ahmet Altan Büyücünün Çırağı

"Devletlerin tarihinde çok korkunç, çok kanlı, dehşet verici sahneler boldur, neredeyse her devletin tarihinde vardır bunlar ama insanda sanki derisinin üzerinde salyangoz yürüyormuş duygusu uyandıran kaygan sahnelere çok da fazla rastlanmaz.
Benim için böyle sahnelerin en tipik örneği Enver Paşa’dır.
Sadrazam Said Halim Paşa’nın yalısındaki kabine toplantısına biraz geç gelen Enver, yüzünde gülücüklerle hükümet üyelerine aynen şöyle der:

“Bir çocuğunuz oldu beyler.”

Osmanlı kabinesi, tarihin en büyük imparatorluklarından birinin “cihan savaşına” katıldığını bu sözlerle öğrenir.
Almanlarla anlaşan Enver tek başına imparatorluğu savaşa sokmuş, “müjdeyi” de hükümet üyelerine bu garip sözlerle vermiştir.

Enver Paşa’nın savaşa girdikleri için böylesine sevinçli olmasının birçok nedeni olabilir ama en önemlisi, her istediklerinde devletin yönetimini ele geçirebilen ama devleti asla yönetemeyen İttihatçıların her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra “çıkış” yolu olarak sadece savaşı görmeleridir.

O “çıkışın” nereye çıktığını biliyoruz.

Milyonlarca insan öldü, imparatorluk paramparça oldu, o “müjdeyi” veren Enver Paşa binlerce kilometre uzaktaki bir tepenin eteğinde vurulup, “şehitlik” geleneğince kanlı elbiseleriyle gömüldü.
Bugünkü yöneticilerin, Suriye ve YPG ile ilgili açıklamalarını okudukça aklıma Enver’in “müjdesi” geliyor, “bir çocuğunuz oldu beyler,” hamasi palavraların arkasına saklanmaya çalışan sevinç, İttihatçıların sevincine çok benziyor.

Şişinen bir kurbağa gibi “kırmızı çizgilerinden” söz edip duruyorlar.
Bir devletin, “gidemediği” yerde “kırmızı çizgileri” olabilir mi?
Suriye’nin kuzeyinde bazı bölgeleri seçip oraların “kırmızı çizgileri” olduğunu söylüyorlar.
Azez “kırmızı çizgiymiş” bu iktidara göre.
Sen, Azez’e gidebiliyor musun?
Hayır.
Askerin gidebiliyor mu?
Hayır.
Uçağın gidebiliyor mu?
Hayır.
Diplomatın gidebiliyor mu?
Hayır.
Oraya gidebilmek için yalvarmadığın ülke kalmadı, “hadi beraber oraya gidelim” diye, kimse seninle gelmiyor.
Herkes bitti, Suudilerle “koalisyon ortaklığı” kuruyoruz.
“Ortak” dedikleri, “Ortadoğu’daki Sünnilerin lideri ben olacağım” diyerek Yemen’de savaş çıkartıp, oraya Latin Amerika’dan kiraladığı paralı askerleri göndererek, çıkamadığı bataklıkta debelenen bir devlet.
Umudumuz Suudiler.
Türkiye Cumhuriyeti çok zor günlerden geçmiştir ama bu kadar çaresizleşip zavallılaştığı azdır hakikaten.
İttihatçılar gibi bugünkü iktidarın da “belaya” ihtiyacı var, dışarda bir bela bulup içerdeki dertleri unutturacaklar.
Bu “tedavi”, başı ağrıyan adamın kafasını kesmenin ağrıyı bitireceğini söyleyen bir tedavi yöntemi.
İttihatçılar bu “yöntemle” Osmanlı’nın bütün ağrılarını, Osmanlı’yı öldürerek bitirdiler.
Bugünkü devleti bitirmek için çırpınanlar da AKP’liler.
Suriye’ye gireceklermiş…
Bu, Türkiye’nin değil, içerde başarısızlıktan başarısızlığa savrulan, “şiddetkeş” olup son bir “altın vuruş” arayan siyasi iktidarın savaşı.
Kiminle savaşacaksın Suriye’de?

“IŞİD’le” diyorlar, peki IŞİD’le savaşan Suriye ordusu, Kürtler, Rusya senin bu savaşta “ortağın” mı olacak yoksa IŞİD’le savaşırken onlarla da savaşacak mısın?

Bunun cevabını, bugün ülkeyi yönettiğini sanan adamların herhangi birinden duydunuz mu?
Uçağını düşürdüğün Rusya, bombalayıp durduğun Kürtler, beş yıldır her türlü cihatçı örgütü destekleyip yıkmaya çalıştığın Suriye rejimi seninle birlikte savaşır mı?
Zaten onlarla birlikte olacaksan niye onlara saldırdın?
Niye hala saldırıyorsun?
Suriye’ye girdiğinde onlarla dövüşeceksen, sen ülkeni yönetemiyorsun diye senin NATO müttefiklerin neden onlarla cephede karşı karşıya gelip bir dünya savaşını göze alsın?
Bu soruların cevabı var mı?
Yok.
Burnunun dibindeki IŞİD’den zerre kadar rahatsız olmayıp, o IŞİD’i gerileten Kürtleri bombalamanı dünyaya anlatıp, kendine taraftar bulabilir misin?
Ancak Suudlarla Katarlıları bulursun.
Hadi üçünüz birlikte girin Suriye’ye de bak ne oluyor…
Bütün beceriksiz diktatörler, sonunda “dışarıdaki” bir belaya bulaşırlar, İttihatçılar böyle gitti, Yunan cuntası böyle gitti, Arjantin cuntası böyle gitti, Hitler böyle gitti, Saddam böyle gitti.

Diktatörler gidiyor bu belanın sonunda ama ülkeleri de çok büyük yaralar alıp, çok büyük acılar çekiyor.
Türkiye de adım adım bu belaya yaklaşıyor.
Çünkü bugün Türkiye “fiili başkanlık” denilen, yasadışı bir sistemle yönetiliyor… Sistemin temeli “yasadışı” olunca bütün sistem de yasadışına doğru bel veriyor.
Tayyip Erdoğan, anayasal sınırların dışına çıkıp “fiilen başkanlık” yapma iddiasından vazgeçmediği sürece de Türkiye tek bir gün “istikrar” görmeyecek, bela bu ülkede hiç bitmeyecek.
Alın saklayın bu yazıyı, bir yıl sonra yaşıyorsak tartışalım.
Çok açık söylüyorum, Türkiye bu iktidarla “tek bir gün” bile huzurlu olmayacak.
Erdoğan’la ve kendi yasal yetkilerini anayasaya aykırı biçimde cumhurbaşkanına devreden bu hükümetle, Türkiye’nin salaha ermesi mümkün değildir.
Sadece şiddet ve bela göreceğiz.
Çünkü ülkeyi yönetecek yeteneklere ve kadrolara sahip değiller.
Zaten böylesine yeteneksiz oldukları için sadece şiddet var ortada, ancak “yönetemeyenler” böyle şiddete sığınırlar, Cizre’de yüzlerce insanı “açıklamaya bile cesaretlerinin yetmediği” yöntemlerle yakıp öldürüyorlar, bebekleri vuruyorlar, evleri basıp genç kızları kurşunluyorlar, kasabaları yıkıyorlar, akademisyenlerin evlerini basıyorlar, gazetecileri hapsediyorlar, Suriye’yi bombalıyorlar.
Çaresiz iktidarların şiddetten ve şiddeti ivmelendirmekten başka gideceği yer yoktur.
Sonunda ülkeyi ve kendini yıkana kadar şiddet.
Bugün ülkeyi “tek başına” yönetmek isteyen Tayyip Erdoğan siyasi açıdan iyi bir “çıraktır”, çalışkan ve örgütçüdür.
Eğer ona iyi bir plan verirseniz, o da bunu başarıyla uygular.
Kemal Derviş’in “ekonomi planını” ve Avrupa Birliği’nin “hukuk planını” başarıyla hayata geçirip, önemli kazanımlar sağlar.
Ama kendini “usta” sanıp da “planları ben yapacağım” dedikten sonra ülke tam bir çıkmaza girer, Erdoğan’ın 2011’de kendisini “usta” ilan etmesinden sonra yaşadığımız da budur zaten.

2010 yılında biz Ortadoğu’nun en saygıdeğer, en önemli devletlerinden biriydik çünkü Müslüman dünyasında Avrupa Birliği’ne aday olabilen ve demokrasiye yaklaşabilen tek ülke bizdik.

Ortadoğu’yla birlikte bütün dünyanın saygısını ve hayranlığını böyle kazanmıştık.
Erdoğan, Avrupa Birliği’ni bir kenara itip Ortadoğu’nun “Sünni liderliğini ele geçirme” hayalleri kurmaya başladıktan sonra halimiz ortada.
Tayyip Erdoğan, seçim kazanmayı biliyor ama ülke yönetmeyi bilmiyor.
Bildiği zehabına kapılıyor sadece.
“Büyücünün çırağı” hikayesini bilirsiniz, çok da ünlü bir müziği vardır.
Çırak, ustasının bütün “sihirlerini” öğrendiğine karar vermiş.
“Ben usta oldum” demiş.
Bir gün büyücü kasabaya giderken çırağına, kulübeyi temizlemesini söylemiş.
Büyücü gidince, çırak “ben niye temizleyim, büyüyü biliyorum, büyüyle temizletirim, ben de yatarım” demiş.
Süpürgelerle kovalara, dereden su taşıyıp kulübeyi yıkamaları için sihirli sözleri söyleyerek emir vermiş.

Kovalar dereden su getirmeye, süpürgeler kulübeyi süpürmeye başlamışlar.
Kovalar gittikçe daha hızla su getiriyorlarmış.
Kulübe yavaş yavaş su dolmaya başlamış.

Çırak kovaları durdurmak istemiş ama birden “kovaları suya gönderecek” sihri öğrendiğini ama onları durduracak sihri öğrenmediğini farketmiş.

Erdoğan da iktidarı ele geçirecek, anayasayı çiğneyip “fiilen başkanlık” yapacak sihri öğrenmiş ama ülkeyi huzurla ve adaletle yönetecek sihri öğrenememiş.

O, siyasi açıdan kendini “usta” sanan bir çırak çünkü.
Şimdi ülke karmakarışık.
Kovalarla kan akıyor.
Çoluk çocuk öldürülüyor, Kürt kasabaları yıkılıyor, tanklar mahallelere giriyor, yatırımcılar Türkiye’den kaçıyor, turizm bitiyor, ekonomi çöküyor, savaş kapımıza kadar geliyor, Ortadoğu’da neyi tutsak elimizde kalıyor, dünyadaki bütün ciddi güçlerle çelişiyoruz.
Ve “fiili başkanlık” sisteminden bir türlü vazgeçmeyen Tayyip Erdoğan bunu nasıl durduracağını bilmiyor.

Ankara’da bombalar patlayıp “yüzden fazla insan” öldüğünde başbakanın çıkıp “patlamalarla oylarımız artıyor” demesi, o patlamaların yarattığı felaket rüzgarlarıyla 1 Kasım seçimlerini kazanması kadar kolay olmuyor değil mi bir ülkeyi doğru dürüst yönetmek?

Çatışmaları, savaşları, düşmanlığı başlatmayı öğrendiniz ama bunları bitirmeyi bilmiyorsunuz değil mi?
Barışı, huzuru, refahı getirecek “sihri” öğrenememişsiniz, değil mi?
Ülke kovalarla kanla kıpkızıl oluyor, değil mi?
Gazetelerinize, “şehit haberlerini küçük görmeleri” için bu nedenle emirler veriyorsunuz, değil mi?
Şiddeti başlatmayı öğrendiniz ama şiddeti durdurarak iktidarda kalmayı öğrenemediniz, değil mi?
İktidarınızı, şiddet uygulamadan sürdüremiyorsunuz, değil mi?
Gazetecileri hapsetmeyi öğrendiniz ama fikirlerin özgürce tartışıldığı bir ortamda tartışmayı öğrenememişsiniz, değil mi?
Korkutmayı öğrendiniz ama korkmamayı öğrenemediniz, değil mi?
Sahte mahkemeler kurup her kızdığınızı içeri atmayı öğrendiniz ama adalet getirmeyi öğrenemediniz, değil mi?

Her şeyi yarım yamalak bilen, ülkeyi yakıp yıkan beceriksiz çıraklardan başka bir şey değilsiniz.
Kendilerini “usta” sanıp ülkeyi mahvettiler.
Şiddeti başlattılar ama bitiremiyorlar.
Kanla dolu bir evde gittikçe daha çok insanımızın ölmesini seyrediyoruz, kovalar kan taşıyor evimize, her an biraz daha hızlı, biraz daha hızlı, biraz daha hızlı kan taşıyor.
Şimdi de Suriye’de savaşa gireceklermiş.
Bu şiddet sizin sonunuz olacak.
Yasaları çiğnemeyi, adaleti buharlaştırmayı, anayasayı yok etmeyi, şiddeti tırmandırmayı “ustalık” sandınız.
“Ustalığın” ancak barış ve huzurla olacağını hiç öğrenemediniz.
Barış ve huzur getirecek bir yeteneğiniz yok çünkü…"

Saturday, January 16, 2016

Osmanlı ordusunda Ermeniler


Ragıp ZARAKOLU

Osmanlı ordusunda Ermeniler
Resmi Türk tarih tezine göre 1915 yılında yaşanan bir soykırım değil, 1. Dünya Savaşı sırasında, “Ermeni ihaneti” nedeniyle alınmış bir zorunlu göç olayı.
Cihan Harbi’ne girme konusunda, İttihat Terakki Darbe Hükümeti son derece istekli idi. Böylece Balkan Savaşı’ndaki utanç verici yenilgiyi unutturacaklarını, Alman emperyalizminin desteği ile bir Turan imparatorluğunu kuracaklarını hayal ediyorlardı. Bunun için ise, Ermeni halkının varlığı bir engel olarak görülüyordu. Ayrıca savaşa katılarak Ermeni Reformu’nu askıya alacaklarını biliyorlardı.
Sosyalist partiler Avrupa’da patriyotizm/yurtseverlik adına, dünya savaşının önünü açarak emekçi kitlelerin birbirini katletmesini kolaylaştırdılar. O dönemde sadece Rosa Luxemburg, Liebknect, Lenin gibi isimler Enternasyonalist geleneğe sahip çıkarak, savaşa ‘hayır’ dediler. Ama çok azınlıkta idiler. Bu dönemde Lenin, Zinoniev ile birlikte kaleme aldığı kitabına “Akıntıya Karşı” adını verecekti.   
Modernizmin etkisi
Avrupa’da sosyal demokrat partilerdeki patriot eğilim etkisini, II. Enternasyonal üyesi Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaklar) arasında da kendini gösterdi ve genel kabul gören, her ülkede yurttaşlık görevinin yerine getirmesi ilkesi benimsendi. Alman ve Fransız işçileri, yurttaş olarak nasıl kendi ülkelerinin ordularında askerlik görevini kabul edip, birbirine kurşun sıkacaksa, Osmanlı ve Rus imparatorluğu yurttaşları da, asli görevlerini yerine getireceklerdi. Çünkü modernizm bunu gerektiriyordu.
‘Yurttaşlık görevini ifa edin!’
En dramatik durumda olanlar ise, Osmanlı ve Rus imparatorluğunun Ermeni kökenli yurttaşları idi. Erzurum’da 1914 Eylül’ünde toplanan EDF (Ermeni Devrimci Federasyonu) Genel Kongresi’nde, Batı’daki II. Enternasyonal partileri gibi, gerek Batı ve gerekse Doğu Ermenistan’daki Ermenilerin kendi devletlerine karşı vecibesini yerine getirmesi kararı çıktı.Bu bir anlamda, Ermenilerin iki cephede birbirine kurşun sıkması anlamına geliyordu.
Hem İstanbul, hem Petrograd Ermenilere otonomi sözü veriyordu, yeter ki kendi hükümetlerine karşı ayaklansınlar. Bir İttihat Fırkası heyeti, bu öneriyi bizzat Erzurum’da toplanan EDF Kongresi’ne götürdü. Ama kongre bu öneriyi benimsemedi. Anayasal sistem içinde yurttaşlık görevlerini yerine getirecek, ama karşı cephede kullanılmayı kabul etmeyeceklerdi.

Seferberlik başladığında EDF’nin aldığı “yurttaşlık görevini ifa edin” kararı sonucu, Ermeni yurttaşlar vecibelerini yerine getirdiler. Ama bu, erkek nüfusun ordu saflarında, sivil nüfusun ise yaşadıkları yerlerde katledilmesini kolaylaştıracaktı.
Bu kararı nedeniyle EDF, aynı zamanda 1908 devrimi sonrası İTF ile kurduğu siyasal ittifak nedeniyle çok eleştirilecekti.
Yüz yıllarca orduda asker ya da subay olamayan Ermeniler, askerlik hakkının tanınmasından sonra askeri okullara heyecanla başvuracakları gibi, 31 Mart olayları sırasında ve Balkan Savaşı sırasında “gönüllü” asker olacaklardı.
İtalyan diplomatik arşivler
Tarihçi Anahit Astoyan, yeni yayınlanan ve Türkçe’ye de çevrilen “Osmanlı Ordusunda Ermeniler” adlı araştırmasında bu konuya ilişkin hayli ilginç bilgiler vermekte.
Bu araştırmada yer alan İtalyan diplomatik arşiv belgelerine göre, Cihan Harbi öncesi Seferberlik başladığında, “Ermeniler ülkenin farklı vilayetlerinde kendi imkanları ile Kızılhaç büroları açmış ve bağışlarda bulunarak Türk (Osmanlı) ordusunun maddi ihtiyaçlarını temin etme işine katkıda bulunmuslardı.
Ordunun ihtiyaçları için Ermenilere ait işyerlerine, hastanelere, değirmenlere, kiliselere, manastırlara da el kondu. Bu işlem kitlesel gasplara dönüştü.
 Ermeni evlerinden özellikle askeri ihtiyaçlara uygun olanlar, savunma olanağı sağlayacaklar hatta Ermenileri yok etmeye yarayacaklar gasp edildi.
Tekilif-i Harbiye adı altında Ermenilerin her türlü malına el konmaya başlandı. Herhangi bir memur, istediği en kaliteli mala ve genellikle de kendi evi için el koyabilirdi. Hiçbir Ermeni buna karşı koyamazdı.
Hangi sınıftan olursa olsun, istisnasız bütün Ermeniler mal varlığını yöneticilere teslim etmeye mecburdu. Atlar, eşekler, katırlar ve öküzler de malları nakletmek bahanesiyle ellerinden alınıyordu.
Erkekler, hatta çoğu zaman kadınlar dahi beygir olarak kullanılıyordu.
Balkan Savaşı’nda Ermeniler
Ermeni askerlerin gayretleri konusuna, Alman misyoner Doktor Yohannes Lepsius tanıklık ediyor. “Türk tanıklara göre, Osmanlı ordusunda bulunan Ermeni askerler Balkan Savaşı’nda örnek davranış sergilemiş ve cesurca savaşmışlardır. Bu savaşın ilk aylarında onlar yüksek rütbeli askerler tarafından büyük övgülere layık görüldüler. İstanbul’da Askeri Okula yedek subay olarak kaydolmak için Türklerden çok Ermeniler müracaat ettiler. O askeri eğitimlere 1500’den fazla Ermeni kaydolmuştu, özellikle de eğitimli ve orta halli çevrelerden. Onlar posta, telgraf ve benzeri işlerde çalışmak istemiyorlar, asker olmak istiyorlardı.”
Ermeniler Osmanlı vatandaşı olarak Balkan Savaşı’nda sadece asker olmakla yetinmeyip Osmanlı ordusuna düzenli yardım etmişlerdir. Örneğin Balkan Savaşı’na destek sağlamak amacıyla kurulan “Milli Savunma Topluluğu”nun Pangaltı Şubesi Müdürü Dikran Allahverdi idi. Dikran Bey Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu yararına 30.000 Osmanlı altını toplamayı başarmıştı. O vesile ile hakkında basında yazılar dahi çıkmıştı fakat aynı Dikran Allahverdi 24 Nisan 1915’te tutuklanan ve sürgüne gönderilen düşünürler listesine alındı.
Enver Paşa’dan Ermenilere övgü
Ermeni askerlerin gayretli çabaları ilk başlarda İttihatçılar tarafında övgü ile karşılandı. Bu konuda Alman misyoner Doktor Yohannes Lepsius, bakın neler bildiriyor: “Harbiye Nazırı Enver Paşa şubat ayında Kafkas cephesinden İstanbul’a döndüğünde katıldıkları mücadelede Ermeni alayının sergilediği örnek davranış ve cesaretten dolayı Ermeni Patriği’ne özel memnuniyetini belirtti. Özellikle çok başarılı bir eylemi anlattı. Ohannes Çavuş adında bir Ermeni, adamlarıyla Enver Paşa’nın kurmayını kriz durumundan kurtarmıştı. Ohannes Çavuş’a hemen madalya verildi. Enver Paşa Erzincan’dan geçerken Ermeni piskoposlar yazılı olarak selamladılar kendisini ve o da sevgi dolu bir şekilde cevap verdi onlara. Konya Ermeni cemaati adına iyi dileklerini yollayan cemaat liderine Enver Paşa’nın cevabını İstanbul’da yayınlanan almanca “Osmanisher LLoyd” gazetesinin 26 Ocak 1915 tarihli sayısından aktarıyoruz.
“Konya ziyaretimin çok kısa olması nedeniyle sizinle görüşmek mümkün olmadığı için üzgünüm. Şükran duygularınızı ifade ettiğiniz yazıyı aldım. Bu vesile ile ben de size teşekkür etmek istiyorum. Diyorlar ki, Osmanlı ordusunun Ermeni askerleri savaş meydanında askeri vazifelerini vicdanlı bir şekilde yapıyorlar ve ben kendim de görüp tanık oldum. Sizden ricam, Osmanlı ordusu için yaptıkları fedakarlıktan dolayı Ermeni halkına memnuniyetimi ve şükran duygularımı iletin.
Harbiye Nazırı, İmparatorluk Ordusu Başkomutan Vekili Enver.”
Ermeni askerler silahsızlandırıldı
Çok sayıda Ermeni, Rum ve Yahudi subayın ve askerin gerek Allahuekber Dağı’nın soğuğunda, gerek Arap çöllerinde, gerekse Çanakkale’de öldüğünü biliyoruz. Ama onların adları “Şehit liste” ve anıtlarında yer almadığı gibi onbinlerce Ermeni asker silahsızlandırılarak, amele taburlarında köle işçi olarak kullanıldı ve katledildi.
Cumhuriyet döneminde azınlıklar asla askeri okullara kabul edilmediği gibi yedek subaylık hakkı da ancak 1950 sonrası uygulanmaya başlandı. Bu konuda araştırmacı Rifat Bali’nin peşpeşe yayınladığı “Yirmi Kur’a Nafia Askerleri” ve “Gayrimüslim Mehmetçikler: Hatıralar – Tanıklıklar” adlı kitapları ile araştırılmaktan kaçınılan tabu konulardan birini başarı ile otopsi masasına yatırdı.
60 darbesine kadar, Türk ordusunda Kürt kökenli subaylar da yer alabildi. Bunlardan suikast sonucu ölen Eşref Bitlis’i anabiliriz.
Ama özellikle 1980 sonrası askeri okullar Kürt kökenlilere iyice kapandı.
Yurt savunmasında canını yitirmiş, gayrimüslimlerin anısına saygıyla…
Reform süreci
Sonuçsuz açılımların yaratımı
Ermeni sorunu, Osmanlı’dan miras kalan sorunları siyasal ve adil biçimde “çözmek” yerine onları “çürütme” yönteminin en önemli örneklerinden biridir. Yeni moda deyimle ifade edecek olursak, bu zihniyetin değişmemesi nedeniyle, ne “Tanzimat”, ne “Islahat” ne de “Meşrutiyet Açımları” bir sonuç vermiştir. Bütün bu açılımlarda, niyet geleceğe yönelik gerçek ve kalıcı ortak bir program oluşturmaktan çok, çözümsüzlükte devam ve “devletin bekası” için zaman kazanmaktır. “Islahat”tan anlaşılan ise, paylaşımdan çok, egemenliğin monolitik tarzda devamını sağlamak için, ana paradigmada asla değişiklik yapmadan, özellikle devlet cephesinden gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır.
Seçimlerde ortak listeler
Ermeni halkının siyasi önderleri ve örgütleri, yarım kalmış bir demokratik devrim girişimi olan 1908 Devrimi’nden sonra, iradelerini Türkler ve diğer halklarla “birlikte yaşama” temeli üzerinde oluşturdular. Osmanlı partileri ile siyasal ittifaklar kurdular, seçimlere ortak listeler ile katıldılar.
Ermeni aydınları aslında, Osmanlı aydınlarının 1908 Devrimi sonrası, Türk Ocakları aracılığı ile başlattıkları uluslaşma yaklaşımlarına dostça bakacaklardı. Bugünkü Kürtler gibi onlar da, Anayasal düzende “kurucu unsur” olduklarını düşünüyorlardı. Büyük müzisyen Gomidas, Türk Ocağı’nda konferanslar vererek, ulusal kimlik arayışlarına, müzik alanında destek sunmaya çalışacaktı. Çünkü o da birçok Ermeni aydını gibi ayrı kimliklerin birlikte var olabileceğini düşünüyordu. Uğursuz 1914 yılına kadar…
Savaş, asayiş ve öz-savunma
Asayişsizlik durumu, Doğu Anadolu’da ise Ermeniler ve Kürtler açısından geçerli idi. 93 Harbi’nden sonra ve 1890’lı yılların Hamidiye kıyımları sonucunda birçok Ermeni köylüsü topraklarını yitirmişti. O dönemin korucuları olan Hamidiye Alayları, bunların dönmesine izin vermediği gibi, Ermeni köylüsünü taciz etmekte devam ediyordu. Ermeni partileri ise o zaman “fedai” denen, bir çeşit öz-savunma işlevini gören gerilla güçlerini dağdan indirmiş ve anayasal sistemin legal bir parçası haline gelmişlerdi. Hepsi legal parti olarak, açık örgütlerdi. Dolayısıyla, ITF’nin “imha” siyasetine yöneldiği kesinleştiğinde, Van dışında, direniş için çok az olanak kalmıştı.
Osmanlı hükümeti 1914 yılında, Ermenilerin yoğun olduğu Doğu Anadolu’nun 6 vilayetinde Makedonya’dakine benzer bir reform programını başlatmayı, büyük devletlerin özellikle de Almanya ve Rusya’nın baskısı ile kabul etmişti.   Bu Osmanlı yönetimi için artık Anadolu’nun da elden gittiği paniğini yaratacaktı. Öte yandan Balkanlar’dan gelen büyük göç dalgasına da bir yer açılması gerektiği düşünülüyordu. Balkan Savaşı nedeniyle korkunç bir ekonomik kriz yaşanmaktaydı, devlet ekonomik açıdan iflas etmişti. Modernleşerek güçlendirilmiş büyük Osmanlı ordusu ise, yeni oluşmuş küçük Balkan devletleri karşısında, Batılıları da şaşırtan utanç verici bir yenilgiye uğramıştı.
Halkların açılım umutları tükenince
 Osmanlı’nın en sadık tebalarından olan Arnavutların, 1912 yılında, ITF’nin “sözde açılımlarından” umudu kesmeleri ve aralarındaki din ayrımını (Müslüman, Ortodoks ve Katolik) ilk defa kaldırarak birlikte ayaklanmaları, irili ufaklı Balkan devletlerine, güçlerini birleştirme ve birlikte atak yapma cesareti vermişti. (Balkanlar’daki süreç ve Arnavut uluslaşması için bak: Aram Andonyan, “Balkan Savaşı”, Çev. Zaven Biberyan, Aras Yayınları, 1999).
Arnavutlar’dan sonra Araplar da, ulusal taleplerini yüksek bir biçimde dile getirmeye başlamışlardı. Kürtler ise, hâlâ hilafete sadakatle bağlı olmakla birlikte Kürt aydınları arasında da, batan imparatorlukta kendi geleceklerini çizme yoluna girdiler.  Bir bölümü (Şeyh Abdulkadir) imparatorluktan yana, ki devlet çökerse kendilerine iş kalmayacaktı, bir diğer grup ise (Şerif Paşa, Mevlanzade) bağımsızlıkçı bir çizgiyi izlediler.  Ancak bağımsızlıkçı çizgi gerek birinciler, gerekse İttihat ve Kemalistler tarafından etkisizleştirildi. Arap aydınları arasında da ITF’ye olan güven dibe vurmuştu. Onlar da hızla bağımsızlıkçı bir çizgiye yöneleceklerdi. Bu Arap aydınları ise, imparatorluk batarsa Suriye’de kendi hanedanını kurmayı hayal eden Cemal Paşa tarafından Beyrut’un bugün “Şehitler Alanı” diye bilinen meydanında salkım saçak sallandırılacaklardı. Cemal Paşa’nın Ermeniler karşısındaki görece ılımlı tavrı ise, kurmayı hayal ettiği yeni devlette, bu halkın yaratıcı yeteneğinden ve gen havuzundan yararlanmak içindi.

Sevr Antlaşması’nın iflası
İttihatçılar, yenilgi durumunda bile, Ermenistan’ın artık kurulamayacağını biliyorlardı. Fiziki varlığı yok edilen bir halk nasıl devlet kurabilirdi ki? Onlara göre “Hayali Ermenistan” toprağa gömülmüştü. Kemalistlerin de 1929’da Ağrı’da hayali Kürdistan’ı, toprağa gömdüklerini düşünmeleri gibi.

Savaş sonrası imzalanan Sevr Barış Antlaşması, küçük bir Kürdistan yanında büyük bir Ermenistan’ın da oluşumunu öngörüyordu. Ama halkı olmayan hayali bir devlet nasıl oluşturulabilirdi ki? Zaten Sevr Anlaşması’nın en baştan iflas etmesinin asıl nedeni de buydu.Soykırım aynı zamanda, yükseltilmesi istenen ulusal burjuvazi adına bir mülksüzleştirme ameliyesi idi. Mülkiyetin zorla el değiştirmesi sonucu, baskıcı sisteme bağımlı yeni bir burjuva tabakasının yükselişi desteklendi. Madem “Türkiye Türklerin” olacaktı, azınlıkları tasfiye süreci sonuna kadar devam ettirilmeli idi! Kürtlere biçilen kaftan ise, “beyaz soykırım” idi, yani asimilasyon ve “dil-kırım” (linguacide) politikalarının hayata geçirilmesi. Aslında bunun başarılamayacağını, Talat Paşa ile “Ermeni Açılımı”nın Ermeni toplumu adına tartışmasını yapan Erzurum Milletvekili Pastırmacıyan (Armen Garo), anılarında, Talat Paşa ile olan tartışmalarının ayrıntılarını vermektedir. Garo, Ermeni halkını tasfiye etmeye kararlı olduklarını anladığını, Araplarla federasyon kurmak istediklerini, Kürtleri ise asimile etmeyi planladıklarını, ama bunun olanaksız olduğunu belirtir. (Bak: Armen Garo’nun Anıları, “Osmanlı Bankası.” Türkçesi: Attila Tuygan, Belge Yayınları 2009)
Kürt sorununun günümüzdeki çözümsüzlüğü Garo’nun öngörüsünü doğruladı.