Monday, March 30, 2015

Öfkeyle Kalkan Zararla Oturmaz!



"Tahakküm bir polistir; bir papazdır; bir başkandır; bir silahtır; nükleer bombalardır; napalmdir." (Casey Maddox)

Onurun, erdemin, özgürlüğe dair iyicil hayallerin tasavvur düzleminde bile hegemonik güçlerinin güdük kaldığı bir tarihsel dönemi yaşıyoruz. Özellikle yaşadığımız toprakların sosyal/kültürel atmosferinde karşıdan kurucu alternatif ideallerin etkinlik düzeyi içler acısı boyutta. Küresel çaptaki özgürlükçü kalkışmaların mitsel anlatılarının derin bir hevesle aktarmacılık yoluyla dolaşıma sunulmasının dışında özgün bir teorik/pratik güzergâhın somut planda var edilmesi çabasından bahis açmak mümkün değil.

Buralardan imrenilerek bakılan çeşitli deneyimlerin söylem sınırını aşamayan yeniden sunumlarının dışında yaratıcı bir önerme söz konusu bile değil. Praksis adına varolan tüm hareketlilik, basit reformların, her derde deva ‘demokrasi’ yüceltimlerinin, alışıldık kavramsal çerçevelerin, iman etmeye hevesli mürit titizliğiyle tekrar tekrar yeniden üretilmesinden ibaret. Demokrasi, barış, kardeşlik gibi burjuva devriminden miras kalan ‘yüce idealler’, her çeşit sosyal grubun, siyasal örgütlenmenin vazgeçilmez, dokunulmaz amentüsü olarak kabul görmeye devam ediyor. Tabii, bütün bu kavramlara yüklenen anlamlar dünyası, körün tuttuğunu bellemesi misali herkes açısından farklı farklı yaşam pratiklerine vesile olsa da, son tahlilde söylemsel iktidarı hiç kimse tarafından tartışılmayacak kadar güçlü genel bir kabulü içermekte.

İnsanlık âleminin tüm ‘demokrasi cengâverleri’, adalet ve özgürlüğü doğanın tahakkümünden bağımsız düşünememe noktasında ortaklaşıyorlar. “Üretimciliğe” ve üretmenin, çalışmanın pozitif değerler yükledikleri anlam evrenini sorgulamamakta, haz ve konfor peşinde daha fazla tüketmekten mütevellit bir hayat paradigmasında ortaklaşıyorlar. İnsan denen canlının, tüm ‘ilerici’ öncüleri de dahil olmak üzere, yeryüzündeki tüm doğal yaşam formlarının efendisi, ayrıcalıklı öznesi olduğu konusunda konsensüs devam ediyor.

Uygar saldırganlığın dikenli tellerle çizilmiş düşünsel sınırlarında gerçekleşen güdük özgürlük arayışları maalesef saçmalıktan ibarettir. Bu insanmerkezci paradigmayı, uygarlık kavramını hedef tahtasına oturtmayı başaramayan tüm kurtuluş programları sistemin işleyişine içkindir. Dolayısıyla,uygarlık mirası adı altında kutsanan kültürel dayatmaların radikal bir sorgulamasına girişmeden hakiki bir kurtuluşun adından bile bahsetmek abes olacaktır.

Sembollerin günümüz dünyasındaki kurumsallaşmış iktidarına son verebilmek için “dünyayı güzellik kurtaracak” tarzında iyicil motivasyonlar temelinde yürütülmesi öngörülen mücadele kurgusuna da eleştirel mesafe almak şart. Tekno-endüstriyel sistemin muktedirleri tarafından en yoğun sömürüye, tahakküme maruz bıraktırılmış yeryüzünün özgürleşmesi,barış/kardeşlik/güzellik gibi hümanist talepler, niyetler üzerinden gerçekleşmeyecek. Ahlaktan ve vıcık vıcık şefkatten feyz alarak geliştirilen eylemlilik çizgisi, aynı endüstriyelist kısırdöngünün içinde dönüp durmaktan fazlasını sağlayamadı, sağlayamaz.

doğal yaşamın hakikati güç istenci ve kavga barındırır. Tahakküm altında olduğunu hisseden, bu duyumsamanın ağır işkencesine günlük etkinliklerinin tümünde maruz kalan bireylerin içinde biriktirdikleri isyan duygusunu patlayıcı kılan yakıt, en saf haliyle öfkedir. Sevgi, şefkat gibi kelime olarak sarf ederken bile derin bir huzur telakki eden duygularda gelişen muhalefet eninde sonunda sistemle uzlaşır; aynı terminolojiyi, aynı dili kullanarak geliştirilmeye çalışılan karşı çıkışların hepsi eninde sonunda sisteme dair bir tahayyül dünyasından ifade alanları edinir. Kendimize varoluş imkânı açabilmek için ihtiyacımız olan ise, siyaseten doğruculuğun rasyonel kalıplarını aşan bir öfke selidir. Öfkenin diriltici, sağaltıcı enerjisiyle içimizdeki ve dışımızdaki dünyadaki kokuşmuşluğa isyan edebilme yetisidir aciliyet arzeden. Makinenin parçası olmak veya makineyi –güya- kendi çıkarımız için döndürebilme becerisi kazanmak için değil makineyi ve simgelediği tahakkümcü ağırlığı yaşamlarımızdan tam anlamıyla söküp atabilmek için isyan etmek…

Endüstriyel kentlerde sürüler halinde tıkıldığımız yerleşim birimlerinde yaşadığımız içsel sıkıntıyı politik programlar bağlamında ehlileştirmemeliyiz. Giderek artan hayal kırıklıklarımızı, günlük yaşam ritminin bunaltıcı boğuculuğunu küçük iyiliklerle oyalanarak paralize etmek yerine patlayıcı bir bileşen olarak biriktirmeli, öfkemizi bilemeliyiz. Öfke duygusunun, yıkım kadar yaratma enerjisinin de embriyolarını içinde barındırdığı unutulmamalı bu düzlemde.

Kıssadan hisse; hiçbir şey iyiye gitmeyecek, hiçbir şey -kendimizi kandırmaya çalıştığımız simülatif yanılsamalar dışında- içinde kendiliğinden güzellik parıltıları taşımıyor, ve hiçbir şey biz itelemeden yerinden oynamayacak. Sistemin çarklarını yağlayan figüranlar olmaktansa, varoluşsal coşkuyla yeni bir paralel evrenin yollarını açmaya çalışan bireyler olabilmeyi yeğlemek en iyisi değil mi?

Friday, June 27, 2014

Bonzaiyi bağımlıları anlattı: Azrail ile karşı karşıya oturdum

Gençler arasında hızla yaygınlaşan bonzai bağımlılığını kullanıcıları anlattı...

- A +
Bonzai bağımlılığı özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Pek çok insanın ölümüne sebep olan bonzai kullanıcılarında fiziksel hasarın yanı sıra duygusal ve psikolojik çöküntüye sebep oluyor. Bonzai ile bir arkadaş ortamında tanıştığını belirten 30 yaşındaki A.A. “Ben bunu kullanırken bir duman aldığımda Azrail ile karşı karşıya oturdum. Azrail bana 'Gideceğiz' diyor, Ben diyorum 'Gelmeyeceğim” ifadeleriyle yaşadıklarını anlatıyor.
“28 yaşındaki D.D. ise bonzaiyi içtikten sonra 10 saniye içinde zirvedesin. 15 dakika sana her şeyi yaptırabilirler sana” dedi. Murat Eğilmez’in Al Jazeera Türk’te yer alan haberi şöyle:
Kocaeli Gebze’deki altı mahallenin bağlı olduğu Beylikbağı semti çoğunlukla maddi olanakları kısıtlı, eğitim seviyeleri düşük ailelerden oluşuyor. Ev kiraları nispeten çok düşük olduğu için Anadolu'nun farklı yörelerinden göç alıyor. Semtin dar gelirli ailelerinin çocukları, arka sokakları mesken tutan bonzai satıcılarının hedefi oluyor. Anne babalar günlerinin neredeyse tamamını çalışarak geçirdiklerinden çocuklarıyla ilgilenemiyor. Bu bölgedeki aileler için çocuklarının karınlarını doyurabilmek bile çoğu zaman büyük emek gerektiriyor. Ancak bu sırada yalnız kalan çocuklar uyuşturucu satıcılarının hedefi haline geliyor.  Çoğunun tedavi imkanı ve ekonomik gücü olmadığı için bağımlılıktan kurtulamıyor, bağımlılıktan kurtulmak isterse kendi imkanlarıyla başarmak zorunda kalıyor. Ortaöğrenim sürecinde okulu terk eden bağımlı çocukların hiçbirinin sürekli bir işi yok. 
Bu semtte yıllarca 'jamaika' adıyla bilinen bonzainin bağımlısı gençler, bonzai ile nasıl tanıştıklarını ve nasıl alıştırıldıklarını, sonrasında neler yaşadıklarını anlattı. Nasıl bağımlı olduklarını ve nasıl kurtulduklarını anlatırken sesleri titriyordu. Şimdi birlikte semtteki bonzai alışkanlığına karşı mücadele veriyorlar.  

‘Başlarda her şey çok güzeldi’

Bonzai ile ilk olarak İstanbul Aksaray’da bir arkadaş ortamında tanıştığını belirten 30 yaşındaki A.A.’nın üç çocuğu var ve eşinden boşanmış. 'Bonzainin hayatını mahvettiğini belirten A.A., şunları söyledi:
"Başlarda her şey güzeldi, 'Ne güzel kafa yaşıyoruz' diyorduk. Daha sonra ihtiyaç meselesi gibi oldu. Sabah onu içmeden kahvaltı yapamadım. İçmezsem istifra ediyordum; yedikten sonra, içtikten sonra, içmeden önce istifra ediyordum. İçmeden uyuyamıyordum. Bulamazsan eğer bir duman, sabaha kadar uykun yoktu."

‘Bulmak çok kolay’

"Her tarafta satılıyor. Bulmak çok kolay. Buranın çocuklarını, 12, 13, 14 yaşında çocukları düşürmek daha basit. Okuma şartları farklı, cebindeki maddi imkanlar farklı. Yani çok farklı yerlere sürüklüyorlar. Seni alıştırıyor, ondan sonra diyor ki 'Bu işi yap.' Daha birkaç gün önce tanıdığımız Rusya’da çalışan bir ağabeyimizin çocuğu öldü. İsmi Ziya. 19 yaşında çocuk. İçiyor, kalp damarları patlıyor ve ölüyor çocuk. Emniyet önlemleri de bir yere kadar. 'Elimizden gelen bu kadar' diyorlar. Kanun da 'bu kadar' diyor yani. Polis, 'Üzerinde bir şey yakalamam lazım, fotoğraflamam lazım ki buna ceza verdireyim' diyor.
"Ne doktor, ne polis, biz kendimiz kurtulduk. 'Biz bunu yapmayacağız. Yaparsak birbirimizi vuracağız" diye ortak karar aldık. Öyle dedik yani. Her kim yaparsa öbürü düşerse tekrar birimiz diğerini vursun, çakı vursun, dövsün. Götürsün annemize babamıza. Annemiz babamız bize bunu bulmaz, içirmez, biz böyle vazgeçtik. Kelleği koltuğa koyduk. Çok tehdit aldık. Satıcılar, 'Sizlik ne var, bırakın ne uğraşıyorsunuz. Bırakın bu işleri' diyerek bizi tehdit ettiler. Biz bunları duyduğumuzda zaten 2,5 aydır bu mücadaleye girişmiştik. Meydan meydana, gerektiği yerde döverek, polisi arayarak, yakalayarak önünde durmaya çalışıyoruz. Bunu tek başımıza bir yere kadar yapabiliriz. Devlet diyecek ki 'Dövme, bana haber ver'. Sen alıp bir şey yapmıyorsun ki. Okşayıp, sevip bırakıyorsun. Adamın alacağı ceza umurunda değil ki. O adamın bir şekilde korkutup yıldırılması şart. Döverek bu mahallede bıraktırdığımız 50 tane adam var."

‘Azrail'le karşı karşıya oturdum’

'Ben bunu kullanırken bir duman aldığımda Azrail ile karşı karşıya oturdum. Azrail bana 'Gideceğiz' diyor, Ben diyorum 'Gelmeyeceğim'. Yanımdakiler diyor ki “Hayırdır, sen kiminle konuşuyorsun”. Ben diyorum ki, “Karşımda biri var, beni götürmeye çalışıyor”. Elinde orağı bile var. Yaşadığın halüsinasyon işte böyle. Kendimi sıkıyorum. Diyorlar ki “Niye sıkıyorsun kendini. Ben diyorum ki 'İçimden bir şey çıkıyor. Sanki ruhum gidecekmiş gibi. Sıkıyorum ki çıkmasın".

‘Ölümlerden döndüm’

"Dışarda 60- 70 santim kar vardı. Evde soyunup soğuk kalebodura yattığımı biliyorum. Yanıyorum. Dışarda kar var, arkadaşım üzerime hortumla soğuk su tutuyor arkadaşım. Yerdeki kalebodur ısınıyor, ben daha soğuk yerlere doğru sürünüyorum, bu arada üzerime su tutulmaya devam ediliyor. Çok ölümlerden döndüm bu şekilde.
Her şey kafada bitiyor. Psikolog, polis yardımı yok. Kendime dedim ki 'Ben bunu bitiriceğim yoksa bu beni bitirecek'. Kendimizi bu şekilde öldürmektense bu işten kurtulmak için ve diğer gençleri kurtarmak yoluna gittik. 

‘Merdiven altı bitirdi’

'Tamamen kurtulabilirim', öyle bir şey yok. Eğer onun ortamına giriyorsa, onu içenleri görüyorsa bir gün mutlaka içer. Bağımlılık budur. Kendini hep kollayacaksın. Arkadaşım da beni kolluyor. Üç, beş saat kaybolursak hemen arıyoruz; neredesin, ne yapıyorsun. Aslında bu meret 2006’dan beri Türkiye’de var ama uyuşturucu olarak kabulü 2011. İlk geldiğinde bu kadar korkunç değildi. Ne zaman ki yasaklandı, sonra merdiven altı burada yapmaya başladılar, işte o zaman tam anlamıyla öldürücü oldu."
"Birbirimizi vuracaktık"
A.A. ile birlikte bu mücadeleye giren 30 yaşındaki B.B. her şeyi göze aldıklarını anlatıyor:
"Bu şekilde kurtulamazsak birbirimizi vurup ailemizin yanında kurtaracaktık. Götürüp evimize bırakacaktık. Hastaneye falan da değil, üç, dört ay evde kaldığı sürece zaten bunu içememiş olacaktık ve kurtulacaktık yani mantığımız buydu.
İki kişi, üç kişi yola çıktık. Her an tehlikedeyiz. Kurtarıyoruz gençleri. Gerekirse bağlıyoruz. Satanları tespit edip bunları tek tek etkisiz hale getiriyoruz. Sonra bir arkadaş daha dahil oldu bize. Topu topu dört kişiyiz. Gerektiğinde alıkoyduk, çoğunu vazgeçirdik. Birlikte mücadele veriyoruz. Biz birlik olup beş, altı mahalleye girdik, temizlemeye çalışıyoruz. Gençliği kurtarmak adına girdik biz bu işe. Biz bu uğurda ölebiliriz ama on binlerce insanı kurtarabiliriz diye bu işlere girdik. Polis bizimle irtibatlı oldu. Siz o bölgede bulunmayın, ihbar edin, biz gelip alalım diyorlar."

‘Çocukları kullanıyorlar’

"Sıkıntıyı gençler çekiyor. Satıcılara bir şey olmuyor. Bir tek duman için her şeyi yapıyorlar. Nasıl bir illet olduğunu düşünün. Bunları sattıranlar, çocukları kullananlar var. Bizim hedefimiz onları bitirmek. Emniyet izlenim yapıyor, sokakta beni görüyor, onu görüyor. Gözüne kim çarpıyorsa onu alıyor. Biz tutuklanıyoruz, üçümüzü alıyor, sen dışarıda kalıyorsun. Sonuçta iş devam ediyor. Bu işi dışarıdan buraya toplu olarak getirenler ve dağıtanlar asıl hedef olmalı.
Bu pisliğin periyodik krizi yok. Bitmek üzere olduğu için krize giriyorlar. Böyle bir içki maddesi yok. Envai çeşit şey gördüm. Dünyadaki en kötü şey eroin derler, onun bile 15 günde, ayda bir krizi var. Bu ise bitmeye başladığı an, bittiğini hissettiği an psikolojik olarak etkisiz hale geliyor. Onu bulana kadar hiçbir şeyi umursamıyor. Onu bulana kadar ailesini düşünmüyor. Karısının saatini, bileziğini satanlar var. Krizde götür zincire vur, zincirden kaçarlar. Evlilik yüzüğünü satan, cinsel istismarda bulunanlar var.
Ben daha önce uyuşturucu kullandım, esrar içtim, ot içtim. Bonzai içtim ama bağımlı olmadan kurtuldum. Bir, iki sefer içtim. Bunu içtiğim zaman farklı bir insan oluyorsun. Kişilik gidiyor, başka biri geliyor. Ailene karşı öyle, herkese karşı öyle, herkese karşı agresif. Siz ve ondan başka kimse yok dünyada. Öyle hissettim. Bir sefer böyle bir trip yaşadım. Asıl evde tek içiyorsan çok büyük sıkıntı. Boş bir fabrika var, 10 tane genç gördük. Yerde sürüklenen, bağıran, yatan, Allah’a yalvaran. Üç saat 'beni kurtar' diye yalvaran insanlar var. Kendine gelir gelmez de soluğu bu dumanın başında alıyor."

‘İçtikten 15 dakika sonra her şeyi yaptırırlar’

Bonzaiye bağımlılığından kurtulan 28 yaşındaki D.D.’nin anlattıkları ise şöyle:
"Kullanımının çok yolu var. Sigaraya sarıp içiyorlar, kova şekli var. Pet şişede içiyorlar. İçtikten sonra 10 saniye içinde zirvedesin. 15 dakika sana her şeyi yaptırabilirler sana. Gebze 61 ilden büyük. 13 senedir uyuşturucu kullanan bir insandım. Otunu içiyordum, hapını atıyordum. Krizlere girdim bu bonzai yüzünden, kendimi doğradım. Annem, babam beni baygın buldu, ölü bulabilirlerdi. 
Emniyete söylüyoruz bize destek çıkın, eğitim semineri düzenleyelim. Bu maddeyi kullananları kimse işe almıyor. Ben giremiyorum. Sigortalı bir hayatım yok. Sabıkam var hap içicilikten. Adam geliyor cebinde 5 lira parası var. Kardeşim o parayı ona vereceğine yemek ye. Geliyor, “Abi 5 liram var bana bir kapak versene”... Böyle düşmüş insanlar. Babasından 10 lira alıyor 5 lirasını ayırıp 'Bu benim uyuşturucu param' diyor. Artık mantık bu. Çalışan biri, asgari ücret alıyor; hesabı şöyle: 200 kasada, 200 anneme, 300 babama ne yaptı 700. Tamam diyor 100 lira da bana. Ne parası 50 milyon bonzai, 50 milyon içki parası.
Avuç içi terlemesi, saç diplerinin terlemesi, vücut kokması, ayak kokması oluyor. Çok değişik, dayanılmaz bir koku yapıyor. İştahsızlık, uyku bozukluğu, sinir krizleri belirtileri. Sağa sola saldırmaya yer arıyorsun. Bir de içkiyle beraber aldıkları zaman ölümle sonuçlanabiliyor. Benim yeğenim; dindardı, namaz kılardı, ben çocuğun ölüsünü gördüm, şekilden şekile girmiş. Bir sene içinde bu sebepten benim bildiğim 17 kişi öldü."
*Yazı dizisi devam edecek

Tuesday, June 24, 2014

Filistin'de 540 gözaltı

Filistin'de 540 gözaltı
İsrail askerleri, Batı Şeria'da 12 günden bu yana yürüttüğü operasyon ve baskınlarda 540 Filistinliyi gözaltına aldı.
KUDÜS - İsrail askerlerinin, Batı Şeria'da kaçırıldığı iddia edilen 3 Yahudi yerleşimciyi bulmak için 12 günden bu yana yaptığı operasyon ve baskınlarda 540 Filistinliyi gözaltına aldığı bildirildi.
Filistin Esirler Birliği'nden yapılan yazılı açıklamada, İsrail askerlerinin, kayıp 3 Yahudi yerleşimcinin bulunması için düzenlediği operasyonlarda 11 kişiyi gözaltına alıdığı belirtildi. Açıklamada, 12 günden bu yana gözaltına alınan Filistinlilerin sayısının 540'a ulaştığı aktarıldı.

Öte yandan Kudüs Kalkınma Vakfı'ndan yapılan yazılı açıklamada ise Doğu Kudüs'ün Selahaddin Caddesi'nde bulunan vakıf şubesinin İsrail polisi tarafından kapatıldığı ifade edildi.
İsrail yönetimi, 12 Haziran'da, Batı Şeria'daki Gush Etzion yerleşim biriminde kaybolan 3 Yahudi yerleşimci gencin kaçırıldığını iddia etmiş, bundana Filistin yönetimini sorumlu tutmuştu.
Bu kişilerin bulunması için İsrail parlamentosu, orduya operasyon yapma dahil, geniş yetkiler tanımıştı.

Monday, June 23, 2014

Musul’un 429 milyon doları AKP’nin havuzunda mı?


Ferda Çetin Ferda Çetin

IŞİD örgütü, Musul kent merkezini 10 Haziran'ın ilk saatlerinde ele geçirdi. Bu ele geçiriş, kapsamlı bir kuşatma ve çatışmalar sonucunda olmadı. Bir kent valisi, güvenlik güçleri ve halkı ile birlikte, tek bir kurşun atmadan teslim oldu.
Musul'un, IŞİD'in ele geçtiği ilk saatlerde, Musul Merkez Bankası'ndaki 429 milyon Doların da örgütün eline geçtiği belirtiliyordu. Türkiye basını, IŞİD'in bu paraları "Robin Hood taktiği" ile Musul halkına dağıttığını yazdı. Oysa Musul'da, hiç kimse böyle bir paranın dağıtıldığını ne görmüş ne duymuş. Çünkü böyle bir durum yok.
Bu paralar unutulmuşken, Musul Valisi Esil Nuceyfi, Hewler'de Fehim Taştekin ile görüştü. (Hürriyet-14 Haziran 2014). Görüşme yapılırken, araya "Musul maliyesinden sorumlu hanımefendi" giriyor ve Taştekin'e yakınıyor: "Durumumuz çok kötü, IŞİD merkez bankasından 500 milyon Dolara el koydu, insanlara dağıttı".
Musul il idaresini iyi bilen gazetecilere sorduk. "Musul maliyesi" diye bir kurum veya daire yok. Dolayısıyla "Musul maliyesinden sorumlu hanımefendi" de söz konusu değil. Ortada bir manipülasyon var. Musul Valisi Esil Nuceyfi ve yardımcıları, baskının ilk saatlerinden itibaren, IŞİD'in 429 milyon Dolara el koyduğu haberini servis ettiler. Bununla da yetinmeyerek, paraların halka dağıtıldığını açıkladılar. Bu "para dağıtma" hikayesi, IŞİD'in olası bir açıklama ile, "Musul bankasından aldığımız ve elkoyduğumuz herhangi bir para söz konusu değil" yalanlamasını önceden bloke etmeye yönelik.
Çünkü eldeki veriler ve belgeler, Musul Valisi Esil Nuceyfi'nin, IŞİD baskınını önceden haber aldığını gösteriyor. Dahası, bu konuda kendi açıklamaları var: "Musul'un düşmesinden bir gün önce de telefonla Türkiye'nin Musul Başkonsolosu Öztürk Yılmaz'la konuştuk. Durumun Musul için ne denli tehlikeli olduğunu Ankara ile paylaşmasını talep ettim." (İnternet Haber-12 Haziran 2014)
Musul baskınından önceden haberdar olan ve tanıdıklarını uyaran Vali Nuceyfi, bu baskında ilk elkonulacak yerlerden birinin Musul Merkez Bankası olduğunu, bankada büyük miktarda para bulunduğunu unutmuş olabilir mi?
Musul'u ve Nuceyfi ailesini iyi bilen, Musul Valisi Esil Nuceyfi'yi iyi tanıyan gazeteciler, IŞİD'in Musul Merkez Bankası'ndan 429 milyon Doları aldığına dair iddianın gerçek dışı olduğunu belirtiyor. Dahası, bu büyük miktar paranın şu an IŞİD'in değil, Esil Nuceyfi'nin kasasında olduğunu söylüyorlar.
Musul Valisi Nuceyfi'nin 6 Haziran 2014 tarihinde, güvenlik güçlerine ve şehir polisine yönelik imzalı talimatı, 429 milyon Doların "iz"ini daha belirginleştiriyor. Musul baskınından dört gün önce yayınlanan bu talimat, Güney Kürdistan medyasında genişçe yer aldı. (ANF-11 Haziran 2014) Musul Valisi Nuceyfi'nin imzasını taşıyan bu talimat, tam anlamıyla "IŞİD'e karşı çıkmayın ve çatışmaya girmeyin" talimatıydı.
Vali Esil Nuceyfi'nin 7 maddelik talimatında, IŞİD militanlarından "mücahitler" diye söz ediliyor. Mücahitlerin baskını gerçekleştiğinde, güvenlik güçlerinin çatışmaya girmemeleri emrediliyor. Komutan ve askerlerin telefon kullanmamaları, kendileri ile birlikte araba ve askeri malzemeleri götürmemeleri talimatı veriliyor. Nuceyfi'nin talimatında, bütün yazılı ticari antlaşmaların, talimat ulaştığında yakılması emrediliyor. Böylece Musul Merkez Bankası'ndaki paraların sahipleri ve tasarruf miktarları da ortadan kalkmış oluyor.
Musul Valisi Esil Nuceyfi, Musul baskınının gerçekleştiği gece, Musul merkez bankasındaki 429 milyon Doları da yanına alarak Duhok'a kaçtı. Güney Kürdistan yönetimi de bütün bu gelişmelerden haberdar. Musul Valisi Nuceyfi'nin, Maliki yönetimini sıkça eleştirip Kürt yöneticilere övgüler dizmesinin bu paralarla doğrudan ilişkisi var.
Musul Merkez Bankası'ndaki 429 milyon Doların, IŞİD'in değil Nuceyfi ailesinin elinde olduğuna dair birden fazla kanıt var.  Nuceyfi ailesinin geçmişi, her dönem iktidarlarla olan "iyi" ilişkileri, Musul Valisi Esil Nuceyfi'nin anlatımlarına ve samimiyetine ciddi bir gölge düşürüyor.
Nuceyfi ailesi Irak'ın en büyük ve tanınmış ailelerinden. Musul Valisi Esil Nuceyfi'nin abisi Usame Nuceyfi, Saddam iktidarı döneminde, tam 12 yıl boyunca (1980 – 1992) Sanayi ve Maden bakanlığı yaptı. 2010 yılından itibaren de Irak Parlamentosu'nun başkanlığı yapıyor.
Musul Valisi'nin abisi Usame Nuceyfi, IŞİD'in Musul baskınından bir hafta önce, Ankara'da Tayyip Erdoğan'la, baskından bir hafta sonra da Hewler'de Mesud Barzani ile görüştü. Bu görüşmelerin Musul'daki IŞİD baskını ve Musul bankasından alınan 429 milyon Dolarla ilgisi yok mudur?

Saturday, June 21, 2014

Elektronikleşen devlet

e-devlet ve merkezi nüfus idaresi sistemi ile hizmet mi, yoksa denetim mi amaçlanıyor?
Kamu kuruluşlarında bütün hizmetlerde büyük kolaylık sağlayacağı iddia edilen sihirli formül, “e-devlet” olarak ifade ediliyor. Bu kısaca, bütün bilgilerin elektronik hale getirilip merkezileştirilmesi olarak anlatılabilir. E-devletin en temel unsurlarından biri ise merkezi nüfus idaresi sistemi (MERNİS), yani nüfus kayıtlarının bilgisayar ortamında merkezi olarak tutulması. MERNİS projesi fikir olarak 1972’de doğmuş, 1982’de çalışmalar başlamış. Dünya Bankasının aktardığı milyon dolarlar ve ayrılan ödeneklerle çalışma hızlanmış. 90’ların sonunda bütün nüfus kayıtları bilgisayara aktarılmış, 2000’de kayıtlara kimlik numaraları verilmiş ve 2002’de online olarak çalışması sağlanmış.
İçişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde MERNİS’in getireceği yenilikler arasında eğitimden sağlığa, sosyal güvenliğe, hukuka kadar ne varsa sayılıyor… Bunları okuyunca aklımıza bir soru geliyor: Madem istenen hizmetlerin gelişmesiydi, neden kamu kuruluşlarından destek çekildi?
MERNİS’in gerçek amacını anlamak için ne anlama geldiği önem taşıyor. Bu sistemin hayata geçmesi, devletin bütün vatandaşların kayıtlarına ulaşabilmesi demek. kamu kuruluşları da bilgisayarla çalışmaya başladığı zaman, bu kayıtlar kişinin hangi kurumda ne zaman ne işlemi yaptığını içerecek. Eğer ulaşımda elektronik sisteme geçilirse, kimin ne zaman hangi otobüse bindiğine kadar bilgi edinilebilecek.
Her kişinin kim olduğu, nerede olduğu, ne yaptığına dair her türlü bilginin devlet tarafından toplanabildiği ve takip edilebildiği böyle bir sistem, ancak bir hapishaneye benzetilebilir. Öte yandan devletin “vatandaşlara hizmet” için çalıştığı varsayılırsa çok farklı sonuçlara ulaşılabilir.
ABD’nin Avrupa’dan teknoloji çalmakta kullandığı ECHELON sistemi, devletlerin istihbarat örgütlerinin “sakıncalı” kişileri tespit etmekte kullandığı PROMIS programı, ABD ve İsrail’in yazılım ve güvenlik sistemlerine “arka kapı” açmaları… Örnekler incelendiğinde, devletlerin elektronikleşmeye destek vermelerinin arkasındaki emperyalist amaçlar açıkça ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak e-devlet konusunda söylenenler ve gerçekler çelişiyor. İddialar, devletin işlevinin ne olduğu noktasında kilitleniyor. Dünyada yaşanan olaylar, devletlerin elektronik sistemleri daha ziyade istihbarat ve denetim amaçlı kullandığını gösteriyor. Türkiye’de de aynı yönde gelişmemesi için hiçbir neden yok.
ECHELON
ECHELON, ABD öncülüğünde beş devletin (ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda) istihbarat örgütlerinin dünya üzerindeki iletişimi izlemek için oluşturdukları sistemin kod adı. 1947’deki temelleri atılan proje 1971’de hayata geçirilmiş. Daha önceleri gizli olarak çalışan bu sistem, 1999’da Avustralya’nın açıklamasıyla ortaya çıktı. ABD ise uluslararası hukuku hiçe sayan ECHELON’un varlığını hiçbir zaman kabul etmedi. Soğuk Savaş’ın bir ürünü olan ECHELON’un bütçesi savaş bitmesine rağmen giderek büyüdü ve 90’lı yıllarda Avrupalı şirketlerin teknolojilerini çalmakta kullanıldı.
Uçaklar, uydular ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede bulunan üsleri ile, uluslararası telefon ve internet iletişimini izleyen bu sistemin en büyük üssü, İngiltere’de 227 hektar genişliğinde bir arazi üzerine yayılmış, dışarıya kapalı bir kasabadan oluşuyor. Rusya, Çin, Danimarka, Hollanda, İsviçre, Fransa ve İsrail gibi devletlerin de ECHELON benzeri istihbarat sistemleri kullandığı biliniyor. Ayrıca, ECHELON ile ilgili bir rapor hazırlayan Avrupa Birliği de “Enfopol” adında rakip bir sistem üzerinde çalışıyor. Bu sistemde internet servis sağlayıcısı şirketler, kullanıcıların gizli bilgilerini açıklamak zorunda bırakılacaklar.
KATİL PROGRAM PROMIS
1982’de Amerika’da Inslaw şirketinin adli davaları izleme ve bilgi toplama programı PROMIS, devlet ve ilişkili çeteler tarafından izinsiz olarak çalındı, istihbarat örgütlerinin kullanabileceği şekilde değiştirildi ve birçok ülkenin emniyet ve askeri kurumlarına pazarlandı. Olaydan sonra olayı araştıran, bilgi veren ya da olayla ilişkili olan dokuz kişi şaibeli bir biçimde öldü.
Bu program birçok kaynaktan toplanan bilgileri birleştirerek belli bir “örneklem” çıkarma yeteneğine sahip. Bu özellik, istihbarat örgütleri tarafından muhaliflerin elektronik fişlenmesinde kullanılıyor. Bunun örneği Guatemala. 80’lerin ortalarına doğru bir anda başlayan “bilgisayarlaşma” kampanyasının ardından bir yıl içinde yirmi bin muhalif ölüm mangalarına kurban gitti.
Ayrıca, ABD ve İsrail istihbarat örgütlerinin programa eklediği “arka kapı”lar, bu devletlerin programın kullanıldığı her yerde bilgilere ulaşmasına izin veriyor. CIA ve Mossad’ın programı kullandığı biliniyor. Programın değiştirilmiş hali, aralarında Mısır, Suriye, Pakistan, Türkiye, Kuveyt, İsrail, Ürdün, İran ve Irak’ın da bulunduğu ülkelere, ayrıca Dünya Bankası ve IMF’ye satılmış.
TELEKULAK SKANDALI
Yüzlerce kişinin telefonlarının dinlemesiyle patlak veren skandalda mahkeme, İçişleri Bakanlığı’nı “ağır hizmet kusuru işlediği” gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkum etti. Ankara Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 1999 Mayıs’ında ortaya çıkan “Telekulak Skandalı” çerçevesinde soruşturma başlatılmıştı. Soruşturma sırasında, 1997 yılından itibaren aralarında gazete büroları, siyasi partiler ve sendikaların da bulunduğu bazı kurumlar ile kişilere ait 963 ayrı telefonun mahkeme emri olmadan dinlendiği ortaya çıkmıştı.Ankara Emniyet Müdürü, Müdür Yardımcısı ve ayrıca istihbarat biriminde görevli 36 kişi görevinden alınmıştı. Ankara Emniyet Müdürlüğü merkezinin sekizinci katında bulunan istihbarat birimine düzenlenen gece yarısı baskını ile izinsiz dinleme kayıtları ele geçirilmişti. Bu kayıtların bilirkişilerce incelenmesinden sonra, izinsiz dinlenen telefonlar tek tek saptanmıştı.
(Evrensel Gençlik sayı 7)
 

Friday, June 20, 2014

Tony Benn - the Fires that Burn

Tony Benn: The Fires that Burn is a video compilation, spanning his career, as an MP for Labour, and as a political and social activist campaigning for a better world, free from war and poverty. Tony Benn was president of Stop the War Coalition until the day he died, 14 March 2014.

 

Thursday, June 19, 2014

Oyundan Zengin Olmak: Bir meta olarak futbol





Çarşamba, 18 Haziran 2014 22:15
Merdan Özüdoğru
Brezilya futbolla kapitalist/kolonyalist/emperyalist saldırı sonrasında tanıştı. Buenos Aires 45 günlük direnme sonunda [1806], işgal edildi. İşgal esnasında İngiliz askerlerinin futbol oyunu gönüllerini fethetmişti. Kapitalist saldırı kendisine yabancı olan yerli yaşam ilişkilerini [English High School 1890] futbol sayesinde etkisi altına almaya çalışırken (1); en azından başlarda Brezilya futbolu, kullanım değeri özelliğini koruyan bir sokak oyunu olmaya devam etti ve sosyal bağlarını korumayı başardı. Brezilyalılar kapitalizmin yatay [coğrafi] genişlemesinin bir sonucu olarak futbolla tanıştılar ve sistemin dikine genişlemesinin bir sonucu olarak da futboldan sosyo-ekonomik acılar çekiyorlar... Çünkü futbol parayla alınıp-satılan bir metaya dönüşmüştü. Netice itibariyle bir oyun olmaktan çıkıp metaya dönüştü ve “meta-futbol” niteliği kazandı. Şimdilerde insanlar bir meta olan futbolun yarattığı sosyal baskıların bir sonucu olarak sokaktalar...
brezs

Kapitalist üretim ilişkilerinin ilk geliştiği yer olan İngiltere’de ortaya çıkan futbol, bir tesadüf eseri olarak değil içki ve tütün üreten burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılamak için peydahlanmıştı. Mekanı ve zamanı kendi çıkarına kullanma konusunda usta olan kapitalistler, futbol/spor aracılığıyla içki ve tütün içilen mekana kalabalığı çekerek satışlarını artırmak amacındaydılar. Bu sayede para ve prestij kazanıyorlardı. Bu nedenle mekanın zihindeki yansıması olan kulüp/clup kavramı, hem içki içilen mekanı hem de spor yapılan mekanı çağırıyordu. Zamanla uluslararası pazarda da komprodor ilişkiler için kullanılmaya başladı. Metalaşmasıyla birlikte mekanlar da ayrılmak zorunda kaldı ama bu iki işlevi futbol korudu ve burjuva sınıf lehine başka işlevler de edindi. Dünya Kupası futbolun meta olarak genişlemesi dışında uluslararası prestiji sağlamak amacıyla kurulmuştur. Dolayısıyla jeopolitik bir kaygı da söz konusuydu. Hobsbawn’nın dediği gibi futbol, İngilterenin küresel ekonomi için peydahladığı çocuğuydu bu nedenle de başlangıçta FİFA’nın kurucu üyeleri arasında yer almadı. Çünkü kendi elleriyle büyüttüğü çocuğu başkalarına kaptırmak istemiyordu. Bu nedenle İngiltere ve Fransa arasında ciddi bir rekabet ve prestij yarışı yaşandı. Gerçi “İngiltere FİFA’da yer almak istemedi ama Fransa’nın futbol aracılığıyla etrafında çok sayıda ülkeyi toplaması karşısında süreç dışında kalmanın olumsuz sonuçları veri iken örgüte katılmak zorunda kaldı. Pariste kurulan 55 yılda [1904-59] 7 kurumdan 95 kuruma ulaşan FİFA İngiltere’nin kaygılarını boşa çıkarmadı.
Latinler buna “futbol demokrasisi” diyorlar; futbol aracılığıyla oy toplama ve seçim kazanma anlamında... Tüketim ekonomisi uygulayan Lula’nın dünya kupasına talip olma kaygısının gerisinde başlıca iki neden vardı denilebilir: Tüketimi artırma ve prestij kaygısı... Türkiye’nin olimpiyatlara talip olmasının gerisinde de benzer nedenler vardı. Amaç ülke imajını iyileştirme ve yabancı sermaye çekmekti. Bu popülist ekonomik politika sayesinde Berlusconi iki seçim kazanmıştı. İki futbol takımı sahibi [İstanbul ve Adana] Cem Uzan da parlamentoya girmeyi başaramasa da çok kısa bir sürede %7.25 oy almıştı. 1973 seçimlerinden hemen sonra yapılan bir ankete göre Fenerbahçe Partisi kurulsaydı oyların %60.56’sını alırdı (2). Prestij ve tüketimi artırma işlevi sanıldığı gibi uluslararası gazlı içecek firmalarıyla başlamadı. İlk andan itibaren vardı.
1AcardsCh
 Futbol ve futbolcu alınıp satılmaya başlandığında, dolaylı para kazandırma işlevine doğrudan para kazandırma işlevi eklendi. Yukarıda söylediğim gibi futbol metalaştı; birileri onu sattı diğerleri satın aldı. Bu gün alma-satma işi stadyumda ve televizyonda gerçekleşiyor. Kâr için yapılan etkinlikte üretim yerinin, ürünün ve pazarın büyümesi zorunluydu. Üretim yeri olan stadyumda kârın büyümesi için iki şey yapılmak zorunda. Stadyum kapasitesini [koltuk sayısı] arttırmak ve lüks hale getirerek bilet fiyatlarını yükseltmek. İkincisi ise stadyum etrafında öbeklenmiş olan tüketim alanlarını stadyum içine taşımaktı. Bu Çarşı gibi stadyum etrafında öbeklenmiş taraftar olan esnafı rahatsız etse de yapılmak zorundadır!
Stadyumların genişlemesi sayılarının artması ve yeni teknolojiyle kapasitelerinin büyütülmesi gündeme gelince. Genişlemenin zorunlu sonucu olan yüksek kapasiteli ve tüketim mekanlarını içinde barındıran stadyum modelleri çevre sorunları da bahane edilerek FİFA standardı olarak dayatıldı. Mesela stadyumunuz bu koşullara uygun değilse artık FİFA’nın uluslararası organizasyonlarına talip olma şansınız yoktur. Bu standartlar da kaçınılmaz olarak sermayeyi ve teknoloji egemenliğini elinde tutan yabancı yatırımcılar için yeni imkânlar demeye geliyor. Bir tür FİFA diktasına uyum zorunluğu da diyebilirsiniz... Artan maliyetler ulaşım zammını zorunlu kıldı. Gayri insani olan ulaşım koşulları zamlanınca zaten yıllardan beri temel hakları için sokaklarda olan Evsizler Hareketi ve Topraksızlar Hareketini tutmak mümkün olmadı. Brezilyalı FİFA başkanı olan Havelenge’in yolsuzluk nedeniyle istifasının üzeri yeni örtülmüşken onun halefi Blatter hakkında Katar’dan yayılan kötü kokular da  protestoların dozunu artıran başka bir nedendi.
Protestoları tetikleyen ve milliyetçileri sürece dahil eden ise konfederasyon kupasının anlam ve önemiydi. 1992 yılında Kral Faht adına Suudi Arabistan’da doğan kupa, pazarı genişleten bir işlevi olduğu için FİFA’ya dahil oldu. Brezilyalı Havelange [1974- 1998] ben geldiğimde FİFA’nın kasasında 4 milyon dolar vardı, şimdi yıllık 250 milyar dolara ulaştı diye öğünmüştü. Şimdiki FİFA başkanı Blatter [1998-] ise futboldan uluslararası düzeyde oynanan bir kumar yarattı. Dasler’den ve Havelenge’den iyi eğitim alan Blatter, futboldan küresel bir kumar oyunu yaratmayı başardı. Anlaşılan o ki FİFA’nın birinci vazifesi uluslararası spor endüstrisinin pazarını genişletmek, parasına para katmaktır. Sayıları giderek artan  kupalar, liglerle birlikte televizyon yayınlarının da genişlemesi  meta futbolu devasa boyutlara taşıdı.
Bu durum kaçınılmaz olarak insan olan futbolcunun da genişlemesini gerektiriyordu. Bunun bir sonucu olarak da,  gayri insani olan iki sonuç çıktı: Şampiyon olmak demek futbol piyasasında büyük paralar kazanmak demektir. Şampiyon olmanın da iki koşulu var; iyi performans ve yetenek. Birincisine  bulunan çare doping oldu... Dopingden yakalanan Tony Sharpe; “zafer [prestij] çok tatlı para çok bol” demişti. Yeteneğe bağlı olarak iki alanda gelişme oldu: Futbol okulları her yere yayıldı ve yeteneği başkalarına kaptırma korkusuyla dünyanın dört bir tarafında fellik fellik gezen yetenek avcıları ortaya çıktı. Bunun da iki gayri insani sonucu var: Çocuklara futbolun satılması ve yeteneği keşfedilen çocukların piyasada alınıp-satılması... Ve o aşamadan sonra süreç şöyle işler: ucuza alırsınız ve pahalıya satarsınız ve üstelik alıp-sattığınız meta (futbolcu) pazarda uzun süre kalabililir. “Futbolcu/sporcu yaşı olarak ifade edilen aslında pazarda kalma süresidir ve daha fazla satma ve alma fırsatları sunar.” Bu gayri insani durum merkez ülkelere büyük avantaj sağlıyor. Velhasıl çevre-merkez ilişkisi ve çelişkisi, her zamanki gibi işliyor. Merkez lehine, çevre aleyhine sonuçlar doğuruyor. Merkez’in çevreden ucuza aldığı oyuncu, orada iyi performans gösteriyor, yani çok para kazandırıyor. Kötü performans göstermeye başladığında [yani para kaybetme riski varken] aldığından pahalıya çevreye satılıyor. Geldiği yere gidiyor. Merkez hem alırken karlı hem de satarken kazanıyor. Ayrıca iyi oyuncuları elinde tutan merkez liglerinde “yüksek kaliteli” maçlar olması nedeniyle, yayın hakları hem pahalıya satılıyor. Üstelik çevre medyası merkez yayın haklarını elinde tutan merkez medyadan satın almak zorunda kalıyor. Barcelona gibi merkez takımlarının başarısının gerisinde çocuk alıp satma, başka türlü söylersek çocuk ticareti var... Tabii bu durumun futbolun bir meta olarak genişlemesinin zorunlu sonucu olduğu da bilinen bir şey...  Drogba’ya bakalım 5 yaşında Fildişi sahilinden futbolcu olan Fransa’daki dayısının yanına gitmiş, Marsilya ve Çelsea’ de oynamış 34 yaşında da Galatasaray’a gelmiş. Neymar, Messi, Ronaldo da çocuk yaşta alınıp satılmışlardır. İlerde çevre ülkelere gönderileceklerdir. Bu tıpkı doping gibi, gayri insani bir durumdur. Meta futbolun genişlediği diğer bir yön ise kadınlar. Kadınları sosyal yaşama dahil ediyor ama bu sosyal yaşamın kapitalist sosyal yaşam olduğunu düşünürsek, onların da yukarıda anlatılan meta olan futbolun ahlaki sorunlarından muaf olmadığını görebiliriz.
O halde Brezilyada kupanın başlama vuruşunu engelli bir çocuğun yapması ve futbolcuların el ele tutuşarak sahaya girmelerinin anlamı nedir? Tabi ki ayıbın üstünü  örtmek ve gizlemektir. Futbolun örtülen yüzündeyse,  doping, şike, yolsuzluk ve çocukların alınıp satılması var... Bir merkez (emperyalist) örgütü olan FİFA’nın dahası varlık nedeni merkezin avantajı olan ayıbı örtmek, gizlemek mistifiye etmektir...
Bizim de yapılanın tersini yapmamız tüm bu olup-bitenleri demistifiye etmemiz gerekiyor. “Oyundan” zengin olunan bir dünyada, oyunun meta olduğu bir dünyada, kapitalist genişlemenin yönü kaçınılmaz olarak çocuklara doğru olmak zorundadır. Bu yeni durumda çocuklar oyun dışına atılıyor, bir tür “oyunsuzlaştırılıyor”... Çocuklar alınıp-satılan bir metaya  dönüştürülüyor... Bu kepazeliğin, bu utanç verici durumun teşhir ve mahkûm edilmesi gerekmiyor mu? Aslında bu yeni durum oyunun ludic yapısını da bozuyor ve netice itibariyle çocukları özgürleştirmek bir yana, köleleştiriyor... Toplumu rahatlatmak bir yana, meta ilişkisi niteliğinden kaynaklı olarak, sosyal ve ekonomik sorunlara, kötülüklere yol açıyor, yabancılaşmayı derinleştiriyor.
Çocukların özgürce oynayabilecekleri alanlar olan sokaklar arabalar tarafından işgal edilmiş durumda ve oyun alanları da oyunun alınıp/satıldığı yerler olan stadyumlara ve alışveriş merkezlerine dönüşüyor. Saldırı varsa savunma da, karşı- saldırı da var demektir ki, Brezilya’daki başkaldırıları ve direnişleri  yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım sosyal,-ekonomik-politik-kültürel konteksten bağımsız ele almamak gerekiyor...  Bu nedenle İstanbul ve Sao Paulo sokaklarında protestoya katılanların yaş ortalaması düşük [ 25 yaş altı % 53], ilk kez protestoya katılanların oranı [%71] da yüksek (3) O halde yapılması gereken bir sır değil. Gençlerin ve çocukların futbol okullarından, stadyumlardan ve şifreli kanalardan uzak durmalarını sağlamak ve yeniden sokak ve/veya arsa futboluna dönmek [kullanım değerini ihya etmek]....

Kaynaklar:
1- Gutmann A. (1994) Games and Empires.
2- Doğan Y. (1989) Fenerbahçe Cumhuriyeti.

3- Michael Collins (2013) Tropical Spring.

Simonovic, D. (2013) The Last Revolutio