Tuesday, October 27, 2015

‘Hitler Atatürk hayranıydı’ denilen kitapta ne anlatılıyor?


Adolf Hitler’in Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğu hayranlığa dair belge ve iddiaları derleyen yeni bir kitap yayımlandı. Stefan Ihrig’in kaleme alığı ‘Nazilerin Hayalindeki Atatürk (Atatürk in the Nazi Imagination)‘ isimli kitapta, Hitler’in 1’inci Dünya Savaşı sonrasında Atatürk’ün Anadolu’da verdiği mücadeleden ve bazı politikalarından ilham aldığına dair tezler sıralanıyor.
Kitapta, ‘çaresiz ve perişan haldeki‘ Almanya’nın gözünde, Türkiye’de yaşananların ‘milliyetçi bir hayalin gerçekleşmesi‘ olarak algılandığı belirtiliyor; tarihsel bir perspektiften, savaş sonrası ‘küllerinden doğmak isteyen‘ Almanların, kurtuluş mücadelesini kazanan bir Türkiye’ye nasıl baktığı anlatılıyor.

Yıldıray Oğur ve Hilal Kaplan’ın da gündeminde

Harvard Üniversitesi Yayınları tarafından 27 Kasım 2014’te yayımlanan kitap, hükümete yakın yazarlar tarafından da adeta altın madeni muamelesi gördü. Türkiye gazetesinden Yıldıray Oğur iki gündürköşesini bu kitaba ayırırken, bugün Yeni Şafak’tan Hilal Kaplan da aynı konuyu ele aldı. İki yazar da, Hitler’in Atatürk hayranlığını ‘Atatürk’ün suçuymuş‘ gibi lanse ederek dillerine doladı.
Amerikan haber sitesi Daily Beast’in derlemesine göre, kitapta öne çıkan belge ve iddialar arasında şunlar yer alıyor:

‘Hitler ve Goebbels kişisel olarak hayrandı’

ataturk kitap* Hitler, iktidara yükselirken İtalyan diktatör Benito Mussolini’yi değil, Atatürk’ü örnek aldı. Öyle ki, Türkiye’yi kendisinin ‘parlayan yıldız‘ı olarak görüyordu.
* Naziler, ‘Türk Ulusal Hareketi’ni model aldı; Hitler ve propaganda bakanı Joseph Goebbels Atatürk’e kişisel hayranlık besliyordu.
* 1’inci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanlar, özellikle de ülkedeki muhafazakar kesimler, Paris Barış Konferansı’nda kendilerine adil davranılmadığına, hatta bürokratlar ve Berlin’deki azınlıklar tarafından ihanete uğradıklarına inanıyordu. 1’inci Dünya Savaşı’nda kendileri gibi yenilgiye uğrayan Türklerinse, Sevr Anlaşması’ndan sonra ‘küllerinden doğması‘, Almanları derinden etkiledi.
Ihrig bu konuda şu ifadeleri kullanıyor: ”Çaresiz ve perişan haldeki Almanya’nın gözünde, bu durum milliyetçi bir hayalin gerçek olması ya da daha ziyade bir tür aşırı ulusal bir pornografiydi.’

‘Aşk hikayesi’ yaşanıyordu

* Alman gazeteleri 29 Haziran 1919’da, Paris’te imzalanan ve toprak kaybedip devasa bir tazminat ödemek zorunda bırakan Versay Barış Anlaşması’nı manşetlerine taşımıştı. Sadece iki gün sonraysa, Daily Beast’in deyimiyle, ‘Mustafa Kemal Paşa’yla bir aşk hikayesi‘ başladı. Türkiye, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’na dair haberler gazete manşetlerine yükseldi.

Nazi gazetesi özel ilgi gösterdi

hitler
* Sonraki dört buçuk yıl boyunca, muhafazakar Kreuzzeitung gazetesinde Türkiye hakkında tam 2 bin 200 parça haber veya analiz yayımlandı.
* Nazi bağlantılı Heimatland gazetesi, 1 Eylül-15 Ekim 1923 arasında sayfalarının sekizde birini Atatürk’e ayırdı.

‘Sert’ yöntemini taklit etmek istediler

* Bu dönemde Almanya çapındaki gazeteler Türkiye’den Almanya’nın ‘rol modeli‘ diye söz ediyor, milliyetçi kanaat önderleri Anadolu’nun ‘Bize istediğimizi verin yoksa savaşmaya devam ederiz‘ yollu müzakere taktiğini yüceltip Almanya’nın ‘İtilaf Devletleri‘ne boyun eğdiğini savunuyordu.
Ihrig kitabında, Almanların gözünden Türkiye’de yaşananları şöyle açıklıyor: ”Türkiye’nin devrimi, revizyonist bir milliyetçi rüyanın gerçeğe dönüşmüş haliydi. Hatta, savaş alanında güç yoluyla ve efsanevi dönemeçlerden geçilerek sağlandığı için bu rüyanın fetişleşmiş bir versiyonu gerçeklemişti.’

Ankara-Münih benzetmesi

* Kitaba göre, Alman muhafazakarlar o dönemde Türkiye’ye ulusal kaderinde aktif bir rol üstlendiği için övgüler düzüyordu. Atatürk’ün birleşik bir ulusal mücadele başlatmak için İstanbul’u değil Ankara’yı seçmesi de onlar için önemliydi. Zira Hitler ve müttefikleri de hareketlerinin çıkış noktasını Berlin değil, Münih olarak görüyordu. Kitaba göre, sonradan Atatürk’ün hayat hikayesi de bir ‘Führer‘in önemini anlatmak için kullanılacaktı.

‘Mussolini değil, Atatürk’

* Kitapta, Hitler’in iktidar yolunda Mussolini’den etkilendiğine dair yaygın bir kanı olduğuna dikkat çekilse de şu ifadelere yer veriliyor: ”Mussolini’nin, faşist İtalya’nın sonradan kazanacağı öneme dayanarak Almanya üzerinde sahip olduğu varsayılan rol modeli işlevi, birçok yazarın İtalya’yı gereğinden fazla önemsemesine yol açtı. Bu nedenle, çok az tarihçi Atatürk’ten darbe öncesi atmosferin bir parçası olarak söz eder.” Ihrig bu noktada, Mussolini’nin de kendisine ‘Milanolu Mustafa Kemal‘ dediğini yazıyor.
* Ihrig’e göre, Nazilerin iki gazetesi Heimatland ve Völkischer Beobachter, 1921 kadar erken bir tarihte ‘Türk yöntemleri‘ni savunuyordu. Buna göre Naziler, Türkiye’nin bağımsızlığının ancak savaşla mümkün olabildiğine dikkat çekiyor, Atatürk’ün azınlıklara ve muhaliflere yaptığı baskıyı hatırlatıyordu.

Nazi ideologlarından özel ilgi

* Kitaba göre, Nazi ideologlarından Hans Trobst, Türkiye’nin Ermeniler ve Rumlar gibi ‘kan emici‘ler ve ‘parazitler‘den ‘ulusal arınma‘ süreci hakkında yazılar kaleme almıştı. Trobst daha sonra Türkiye hakkındaki yazıları okuması için Hitler’le tanışmaya çağırıldı. Kitapta, Hitler’in sekreterinin bizzat aşırı sağcı lider adına Trobst’a bir mektup gönderdiği de belirtiliyor. Buna göre mektupta ”Sizin Türkiye’de tanık olduğunuz şey, bizim kendimizi özgürleştirmek için gelecekte yapmamız gereken şey” deniliyordu.

‘Birahane Darbesi Atatürk’ten esinlendi’

* Kitapta, Türkiye’nin ‘yöntem’lerine duyulan ilginin, Hitler’in Bavyera’da yönetimi ele geçirmek için giriştiği başarısız Birahane Darbesi’nin temellerini oluşturduğu da savunuluyor. Ihrig’in iddiasına göre, Hitler bu girişimin başarısız olmasının ardından ilhamını Türkiye’den aldığı sert yöntemlerden vazgeçip Mussolini gibi meşru, siyasi bir yol benimsemeye karar verdi.

Mahkemede Atatürk’ü örnek gösterdi

* Hitler, Birahane Darbesi’nin ardından yargılandığı davada da kendisini savunurken, iktidarı ele geçirme girişiminin haince olmadığını öne sürdü; ‘ulusunun özgürlüğünü kazanmayı amaçladığını‘ söyleyerek Atatürk ve Mussolini’yi örnek gösterdi.
* Hitler 1933’te Milliyet’e verdiği söyleşide, Atatürk’ü ‘yüzyılın en önemli adamı‘ diye niteledi; ‘Atatürk’ün Türkiye’yi kurmak için liderlik ettiği başarılı kurtuluş mücadelesinin, 1920’lerin karanlığında kendisine, Nasyonel Sosyalist hareketin de başarılı olacağına dair güven verdiğini‘ söyledi. Hitler Türkiye’deki hareketi, ‘parlayan yıldızı‘ olarak niteledi.

‘Mussolini ilk öğrencisiydi, ben de ikinci’

* Hitler 1938 yılında, gazetecilere ve siyasetçilere kendi doğumgününde yaptığı açıklamada, bir ülkenin kaybettiği kaynakları yeniden seferber etmesinin ve canlandırmasının mümkün olduğunu ilk kez Atatürk’ün gösterdiğini söyledi. Hitler Atatürk’ten bu bağlamda bir ‘öğretmen‘ olarak söz ediyor, ”Mussolini ilk öğrencisiydi, ben de ikinci” diyordu.

İktidara gelince yeniden hatırladılar

* Ihrig’e göre, Birahane Darbesi sonrasında Almanların Türkiye’ye ilgisi azalsa da, Nazilerin iktidara yükselmesiyle Türkiye yeniden gündeme geldi. İhrig, Nazilerin, ‘halk tarafından sorgulanmadan takip edilecek bir führer’in gerekliliği‘ni savunurken, tek bir siyasi parti için bastırırken, ‘ulusal fedakarlık gereğinden söz ederken ve düşmanlara karşı birleşik bir cephe sunabilmek için iç muhalefeti bastırmak zorunluluğu‘na dikkat çekerken, Atatürk’ü örnek gösterdiğini yazdı.

Propaganda Bakanlığı bile ‘Çok yazdınız’ demiş

* Kitaba göre, Naziler döneminde Almanlar Türkiye’ye öyle saplantılı bir biçimde yaklaşıyordu ki Propaganda Bakanlığı 1937’de Türkiye hakkındaki olumlu haberlerin miktarının ‘dayanılmaz‘ noktalara geldiğinden şikayet etti.

Atatürk büstüne bayılıyordu

* Kitapta, Hitler’in Atatürk saplantısının stratejik olduğu kadar kişisel de olduğu savunuluyor. Buna verilen örnekler şöyle: Hitler’in Josef Thorak tarafından yapılan Atatürk büstünü ‘en çok değer verdiği eşyalarından‘ biri olarak görmesi; dönemin Türkiye büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’nın ölümü nedeniyle Naziler’in paramiliter örgütü Fırtına Birliği’nin (SA) karargahında bayrakların indirilmesi; Hitler’in Sami Paşa için resmi cenaze emri vermesi.

Kristal Gece’ye rağmen manşet

* Atatürk’ün ölümü, meşum Kristal Gece’den, yani SA’nın Almanya ve Avusturya’da Yahudilere karşı örgütlediği ırkçı saldırılardan sadece bir gün sonra meydana geldi. Buna rağmen, gazetelerde çok geniş yer buldu.
KAYNAK: http://www.diken.com.tr/hitler-ataturk-hayraniydi-denilen-kitapta-ne-anlatiliyor/

Thursday, October 22, 2015

Kadın düşmanı yazarlar Filiz Gazi

Anlaşılması güç manalar bahşedilecek kadar karışık değiliz biz kadınlar. İtiraf ediyorum, bu söylenti erkeğin işine geldiği kadar bizim de işimize geliyor, o kadar.

Bu yazıya afili cümlelerle başlamak vardı. Kadınlar şöyledir, kadınlar böyledir diye. Esrarengiz tanımlamalar, sırrı çözülmemiş yaratıklar minvalinde “Buyur, ne dedin” dedirtecek açıklamalar, garip garip kadın konulu aforizmalar, “haa” ve “hıı” tepkilerinin çıkmasına olanak sağlayan vurucu tespitler falan filan. Bunlardan en basiti “Kadınları anlamak zordur dostum!” teranesi. Yok böyle bir şey, hepsi hikaye.
Bundan birkaç hafta önce zeki bir adam olduğu söylenen Stephen Hawking, “En çok ne hakkında düşünüyorsunuz?” sorusuna “Kadınlar… Onlar tam bir gizem” demişti.

Gerçek yanıtını ataerki esaslı kadın efsanesinin ardına saklamıştı. “Arzuluyorum, sevişmek istiyorum. Gözüme uyku girmiyor” yanıtını verememişti. Hoş tamam bu anlaşılabilir ama yaratıcı zekâsını kullanmayıp (belki de yoktur) ekseriyetle kadınlardan yana şansları bahtsız giden erkeklerin kullandığı “Öyle Düşün Ki Mutlu Ol” (ÖDMO) serisinden teranelere başvurmuştu. Sen de mi Stephen!
Tıp literatüründe Mizojini diye bir hastalık var.  Kadınlardan nefret etme hastalığı. Her tıp terimine inanmam ama domuz gribine inanmadım bu hastalığa inandığım kadar. Örnekler gırla diyelim.

Dünya edebiyatının tanınmış ismi Lermontov “Çağımızın Bir Kahramanı“ndaAleksandroviç Peçorin karakterine şunları söyletir: “Dostum, ben kadınları küçük görmemek için onlardan nefret ederim, yoksa yaşam çok iğrenç bir komedi olurdu.”
Belirtiler aşağı yukarı buna yakın. Kadınlar anlaşılamayacak türden nefret edilecek şeyler gözüktüğü sürece yaşam çok daha kolay, çok daha anlaşılabilir. Bu aynı zamanda ikaz veren kadın-erkek hatta kadın-kadın ilişkilerinde bir denge unsuru da olabiliyor. “O artık seni sevmiyor” gerçekliği, yerini “Kadın dünyası oğlum (ya da kızım) kendi haline bırak”a bırakıyor. Duyurulur, kısa süreli terk edilme psikolojisi için bire bir ilaçtır bu.
Sokrates‘e niçin böyle bir kadınla evlendiği sorulduğunda “At terbiyecisinin en huysuz atlarla çalışması gerekir” demiş. Karısına âşık olduğunu ve her türlü huysuzluğuna katlanabileceğini söyleyememiş.
Nietzsche, “En tatlı kadın dahi acıdır” tespitinin yanında “Kadınların yanına mı gidiyorsun? Kamçıyı unutma” tembihini vermiş. “Ulan anamı ağlattı kadınlar, bir tane bile beni mutlu edecek kadın bulamadım” diyememiş. Kendisinde kusur aramamasını, bünyesinde hayattan bezdiren özellikler bulundurmasını aklına getirmemesini anlamaya çalışalım. Nietzchedir bu, o kadarını hoş görelim.

Pavese “Yaşama Uğraşı“nda, “Kadınların her zaman ‘ölüm gibi acı’, kötülük yatağı, aldatıcı, sürtük ve Delila oluşlarının temel nedeni sadece şudur: Bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemezler bu özgürlük veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zaman da sevdikleri erkekle ve özellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu” der.
Cümlenin meali: Kadınlar her erkekle yatamazlar. O yüzden hırs yaparlar. Kötü şeylere dadanırlar. Duyduğum en mantıklı antropolojik kadın karalama kampanyasından seçme bu tespitin kendi içinde çıkmazları olduğu kesin.
Hadi bizden olsun, one night stand (bir gecelik ilişki) ilişkileri bu tespitin dışında tutalım. İyi niyetli davrandığımız kesin ama yine de genel bir yargının içine dahil olamayacak kadar özgür takılır insanın tıyneti. Eğrisiyle doğrusuyla uzun uzadıya tartışılabilir. İyi niyetli davrandığımızı söylemiştim.
Pavese aynı notlarında “Kadınlar düşman bir ırktır, tıpkı Almanlar gibi” dediği için bu tartışmayı keselim.

Nobel ödüllü Elias Canetti‘nin 518 sayfalık “Körleşme” romanı neredeyse tüm sayfalar boyunca kadın düşmanlığı üzerine kuruludur. Buda ve Konfüçyüs’ün kadın düşmanı olduğunu da bu romandan öğrenmiştim. Cümle cümle örnek veremem, romandaki kafayı sıyırmış Prof. Kien‘in yalancısıyım.
Bu saydığım pek çoğu sevdiğim yazar, filozof olan adamlarla, isimleri ne kadar yan yana koyulması doğru olur bilemem. Zati bu yan yanalık kaynağın aynı yer olduğu düşünüldüğünde anlam bozulmasına uğramıyor.
Rojin‘e “aşüfte” diyen TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in ahlak yargıları nasıl sadece kadına işliyorsa, Nietzche’nin kırbacı da benzer içerikte sadece kadına indirilebiliyor.
Türkiye’de yığınla böyle adam var. İsimlerini buraya yazsam bir türlü, yazmasam bir türlü.
Bulmaca değiliz fakat bu kadın efsanesine kendini kaptıran çok kadın olduğunu söyleyebilirim.
“Şifrelerle açılan kapılar” yalanı kapitalizmin bizlere yakıştırmış olduğu bir özellik. Tek taş yüzük delisi kadınlar bunun kanıtı. “Özel” nefret gerektirecek niteliklere sahip değiliz.
İstatistiğe vurmak istemiyorum ama dünya tarihinin katliamları, her türlü nefret aşılayan politikaları en çok da erkek bireyler tarafından oluşturulmuştur. Anlaşılması güç manalar bahşedilecek kadar karışık değiliz. İtiraf ediyorum. Bu söylenti erkeğin işine geldiği kadar bizim de işimize geliyor, o kadar.
Collette Dowling, “Erkeksiz kadın, yarım insandır” demiş. İlk akla gelen bakış açısıyla değerlendirmeyin. “Sindrella Kompleksi” kitabında bu tespitini uzun uzun anlatır.
Modern kadının geldiği konuma bakıldığında haklı olduğu yönleri de vardır. Bu tespit bile karşılıklı her iki cinsin ve tercihlerin işine gelir. İlginç olan kadın değil, insan ilişkileridir ve herkesin kaptığı, kapıştığı rollerdir.

Filiz Gazi (bianet.org)

Monday, October 19, 2015

Öcalan ve Perinçek ilişkisi

"Terör örgütü elebaşı" Abdullah Öcalan'ın eski avukatı İrfan Dündar, Öcalan ile Doğu Perinçek'in bir dönem, milletvekillerinin belirlenmesi için ortak liste oluşturmaya çalıştıklarını anlattı.

Öcalan'ın yakalanmasından sonra avukatların Perinçek'ten aldıkları notları Öcalan'a ilettiklerini ifade eden Dündar, Perinçek'in örgütün yönlendirilmesinde Öcalan'a yol gösterdiğini söyledi.
KCK iddianamesinde Dündar'a Öcalan ile Ergenekon davasının tutuklu sanığı İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in ilişkisi de soruldu. Öcalan'ın siyasal bilgiler fakültesinde okuduğu yıllarda, Perinçek'in Ankara Hukuk Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptığını bildiğini anlatan Dündar, ikilinin bu yıllardan tanıştığını söyledi. 1980'li yıllarda PKK ile Doğu Perinçek'in kurduğu Aydınlık grubunun karşılıklı silahlı çatışmalara girdiklerini ifade eden Dündar, "İki taraftan da ölenler oluyor. 1991 yılında Doğu Perinçek, PKK'nın Bekaa Vadisi'nde bulunan kamplarını ziyarete gidiyor. Burada Abdullah Öcalan ile görüşüyor. Daha sonra bu görüşmeler Doğu Perinçek'in başında bulunduğu gruba ait olan 2000'e Doğru dergisinde yayınlanıyor. Bu derginin yayınlanmasından sonra Türkiye ve dünya kamuoyunda PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan tanınmaya başlandı. Böylece Abdullah Öcalan ve PKK herkes tarafından tanınmış oldu. Bu örgüt için dönüm noktalarından biridir. Bu olaylardan sonra PKK'nın üst yönetimi ile görüşmek için basın mensupları PKK kamplarına gitmiştir" dedi.
Bu süreçten sonra aralarında çatışma bulunan Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan arasında yakınlaşma başladığını söyleyen Dündar, 1991 yılı genel seçimlerinde aday olacak HEP milletvekillerinin birlikte seçilmesi ve milletvekillerinin isimlerinin belirlenmesi konusunda ortak listeler oluşturulmaya başlandığını ancak aralarında anlaşmazlık çıktığını kaydetti.01_d.20120419101156.jpg
02_d.20120419101205.jpg
03_d.20120419101215.jpg
04_d.20120419101223.jpg
05_d.20120419101230.jpg
06_d.20120419101240.jpg
07_d.20120419101252.jpg
08_d.20120419101300.jpg
09_d.jpg
10_d.20120419101315.jpg
1999 yılında Öcalan'ın yakalanmasından sonra Perinçek'in Öcalan'ın avukatı Doğan Erbaş aracılığıyla defalarca haberleştiğini aktaran Dündar, "Bu görüşmelerin birisinde ben de vardım. Doğan Erbaş ve ben birlikte İşçi Partisi İstanbul il binasına gittik. Burada Doğu Perinçek vardı. Buradaki görüşmemizde Doğu Perinçek bize Öcalan'ın Demokratik Cumhuriyet fikrini olumlu bulduğunu söyledi. Abdullah Öcalan'a götürmemiz için bize kitap verdi. Benim bu görüşmelerden anladığım Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan'ın PKK terör örgütünü yönlendirmesinde yol gösterdiği ve fikir babalığı yaptığını biliyorduk. Daha sonraki yıllarda avukat arkadaşlarım Doğu Perinçek ile yine görüştüler ve ondan alınan notları Öcalan'a ilettiler" ifadesini kulandı.
Dündar, Öcalan'ın avukatı olan Doğan Erbaş'ın kardeşi Abuzer Erbaş'ın İzmir ve Aydın'da İP'in yönetiminde yer aldığını duyduğunu da anlattı.
İSTANBUL HABER AJANSI

Wednesday, October 14, 2015

Irkçılığı normalleştirmeyin!

EFE KEREM SÖZERİ
PKK’ye tepki göstermekle, Kürtlerden nefret etmek arasında kalın bir çizgi var. Devlet çizgiyi çiğnedikçe, sivil Kürtler şiddet görüyor

Artık her haber “son dakika” olarak ekranımıza ulaşıyor. Öyle ki, Başbakan Davutoğlu’ndan bile önce Dağlıca saldırısının haberini alabiliyoruz.

Fakat ekrandaki haberlerde neyin gizlendiğini okumak için gazetecilerin sormadığı soruları düşünmek, haberi pek çok kaynaktan kazıyarak çıkarmak gerekiyor.

Dün gece, Doğan Haber Ajansı'nın "Bu iddia bir beldeyi ayağa kaldırdı!" başlığıyla ve artık standart olan ‘flaş / şok’ görseliyle paylaştığı bir haber şu:
 
Normal günlerde olsak, bir haber ajansının "tık tuzağı"ndan medet umması eleştirilmeli:

Haberdeki 5N1K’yi ancak linkine tıklayınca öğrenebilecek olmak bizi her gün onlarca gereksiz “şok”a sokuyor, hiç de önemli olmayan “son dakika”lara koşturtuyor. Ve, DHA bunu ilk kez yapmıyor;DHA’nın bu tweet’ten önceki son 12 saat içinde yazdığı 28 tweet’in 11’inde haberin içeriği başlıktan özellikle gizlenmiş.

Fakat bu haber sadece olayı değil, nefret suçunu da, nefret söylemini de gizliyor; haber yapmıyor.

DHA’nın orijinal haber metni şöyle:

“BOLU'nun Mudurnu ilçesine bağlı Taşkesti Beldesi'nde okul inşaatında çalışan işçilerin bayrağa hakarette bulunduğu iddiasıyla yüzlerce kişi okulun etrafından [sic] toplanıp işçileri aradı.

“Taşkesti Beldesi'nde okul inşaatında çalışan işçilerin Türk Bayrağı'na hakarette bulunduğu iddiasıyla yüzlerce kişi inşaat çevresinde toplandı. Çevrede kalabalık grubun toplandığını gören 8 işçi kaldıkları konteynırdan ayrılıp, inşaat halindeki okulun çatısına çıkarak saklandılar. Kalabalık arasından sıyrılıp, okula giren bazı kişiler, işçileri aradı. Kalabalık bir grubun okul çevresinde toplandığı bilgisi üzerine olay [sic] jandarma ekipleri gitti. Olaylara müdahale eden jandarma, çevrede toplanan kalabalığı ikna [sic] dağıtmak için çalışmalarını sürdürüyor. BOLU (DHA)”

Halbuki, haberi DHA’dan alan Evrensel, olayın ne olduğunu başlıkta aynen aktarmış, olayın faillerinin görselini koymaktan da çekinmemiş:

Evrensel, DHA’nın metninde gizlediği haberi videodan izleyip yazmış:

"Mudurnu'da ırkçı grup Kürt işçilerin çalıştığı inşaatı bastı"

“Bolu'nun Mudurnu ilçesine bağlı Taşkesti Beldesi'nde okul inşaatında çalışan Kürt işçilerin "bayrağa hakarette bulunduğu" şeklindeki iddianın yayılması sonrası yüzlerce kişi inşaatın devam ettiği okulu sardı.

“Grubun toplandığını gören 8 işçi kaldıkları konteynerden ayrılarak inşaat halindeki okulun çatısına çıkarak saklanmak zorunda kaldı. Bazı kişiler okulun içine girerek işçilerin eşyalarını aşağı atıp yaktı.

“Kalabalık bir grubun okul çevresinde toplandığı bilgisi üzerine olay [sic] jandarma ekipleri gitti. Jandarma ekiplerinin ikna çalışması sırasında DHA kamerasına yansıyan görüntülerde bir kişinin "Kur'an çarpsın içeri girsek hepsini indiririz" dediği duyuluyor.

“ ‘Silvan'da bugün 14 leş aldık’ diyerek ırkçı grubu ikna etmeye çalışan jandarmaya ise “ ‘Korumayın bunları’ diyerek tepki gösteriliyor.”

DHA’nın habere dair videosu şurada.

Videoda önce ellerinde kalaslarla bekleyen birkaç yüz kişilik bir grup genç erkek görülüyor. Sonra inşaatın içine giren daha küçük bir grup işçilerin eşyalarını pencereden fırlatıyor, dışarıdakilerse o eşyaları ateşe vermeye çalışıyorlar.

Tüm bunlar olup biterken, Jandarma’nın bu ırkçı grubu "sakinleştirmek" için aldığı önlemi görüyoruz:

25 kilometre öteden, Avdullar köyünden bir "şehit" babası (2009'da Eruh'ta öldürülen Emrah Temel'in babası Ahmet Temel) gece vakti olay yerine getirilmiş, gençleri ikna etmek için Jandarma aracının megafonundan en şefkatli diliyle çabalıyor:

“Askerimize polisimize yardımcı olmak için binanın etrafını biraz açacağız, bunu sizden rica ediyorum... Bunları çıkarıp derhal cezalarını vereceklerine söz verdiler.”

Sonra, Göynük İlçe Jandarma Komutanı Kürt işçileri linç etmekte ısrarlı kalabalığı ikna etmek için şunları söylüyor:

“Arkadaşlar, inanın mücadeleyi orada müthiş bir şekilde sürdürüyoruz. Bugün, arkadaşlar telefonla bildirdi, Silvan'da 14 tane leş aldık. (Alkışlar)”

Hatta sonra Bolu Valisi de geliyor:

Eğer bu memleketin ekmeğini yiyip de bu memlekete hainlik etmek isteyen varsa bunun cezasını görecektir. Devlet, birliğine karşı, milletin beraberliğine karşı bir eylem gördüğü takdirde gereken her türlü cezayı verecek. Bundan emin olun. Bu oyuna gelindiği takdirde Türkiye'nin birliği ve beraberliği yok olacak. Memleketimize yazık olur. Biz bu birliğimizi o hainlere ve ayrılıkçılara karşı bozmadığımız müddetçe bir arada olduğumuz müddetçe kimse bu vatana bir şey yapamaz.”
  Suç olan ne, fail kim?


Öncelikle şuradan başlayalım:

Türkiye bayrağını aşağılama (TCK/300) suçunun oluşabilmesi için, aşağılama fiilinin alenen ve aşağılama saikiyle işlenmesi gerekli.

Fakat, işçilerin Türkiye bayrağına sözlü hakaret ettikleri bile muamma.

Anadolu Ajansı’nın “Mudurnu’da Gerginlik” başlığıyla verdiği habere göre, işçiler marketten alışveriş yaparken bir işçinin telefonunda PKK bayrağı olduğu iddia edilmiş ve kavga çıkmış, kavganın büyümesi üzerine işçiler inşaata sığınmışlar.

Bolu’nun Sesi sitesine göre işçiler vatandaşlarla konuşurken “terör örgütü propagandası” yapmışlar.

Posta’nın DHA’yı kaynak gösterdiği haberinde ise başka bir başlangıç var. Türkiye bayrağıyla gezen kişiler işçilerin bayrağa saygı duymalarını istiyor, işçiler ise, iddiaya göre, “herkes kendi bayrağına saygı duysun” diyor. İhlas Haber Ajansı da olayın başlangıcını benzer şekilde aktarıyor.

Hiçbir haber metninde işçilerin bayrağa hakaret ettiği açık değil; fakat tüm haber metinlerinde ortak olan kalabalığın onları linç etmek istediği ve devlet görevlilerinin ayrımcı bir söylemle kalabalığı sakinleştirmeye çalıştığı.

Kalabalığın işçilere yönelik videoya kaydedilmiş sözlü saldırıları içinde tehdit (TCK/106) ve hakaret (TCK/125) var; fiziki saldırıları ise konut dokunulmazlığının ihlali (TCK/116) ve mala nitelikli zarar verme (TCK/151) özelliği taşıyor. Konut dokunulmazlığının gece vakti tehditle ihlal edilmesi, işçilerin mallarına yakılarak zarar verilmesi hep cezayı artırıcı nitelikler.

Hatta olay “herkes kendi bayrağına saygı duysun” sözüyle başlamışsa, inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme (TCK/115) de söz konusu.

Hal böyleyken, olay yerinde kanunları korumakla yükümlü olan jandarma görevlisi asıl suçu engellemeye çalışmıyor, aksine, kalabalığı daha da coşturan bir şekilde “Silvan’da 14 tane leş aldık” diyor. Bu da kişinin hatırasına hakaret (TDK/130) suçu.

“Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına en az üç kişiyle ihtilat ederek hakaret eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Ceza, hakaretin alenen işlenmesi halinde, altıda biri oranında artırılır.”

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “leş” hayvan ölüsü demektir; ve PKK üyesi bile olsa kanun önünde tüm vatandaşlar eşit olduğu için, öncelikle bu jandarma görevlisi hakkında soruşturma başlatılmalı.

Vali ise Kürt işçilere karşı linç girişiminde bulunmuş bir topluluğa hitap ederken böyle bir konuşma yapıyorsa, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor demektir (TCK/216).

“Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Valinin bu konuşmasından sonra o işçilerin Mudurnu’da can güvenliklerinin olduğunu iddia etmek mümkün değil (yazı yayıma hazırlanırken bin kişiye ulaşan kalabalık okul inşaatını ateşe vermiş, işçiler gece 3.20’de zırhlı araca konarak kaçırılmış). Normal şartlarda Bolu Valisi’nin görevden alınması ve hakkında soruşturma açılması gerekiyor.

Ama normal şartlarda değiliz, çünkü ırkçılık böyle normalleştiriliyor.

31 Temmuz’da Adana Pozantı Emniyet Müdürlüğü’ne saldırı düzenleyen HPG militanları saldırı sırasında ölmüş, ırkçı bir grup ise hastaneyi basıp cenazeleri yakmak istemişti.

Hürriyet’e ve HDP ofislerine yapılan saldırılarla birlikte artık başka bir düzlemdeyiz.

Diyarbakır otobüslerinin Mersin'de taşlandığı, telefonda Kürtçe konuşanların İstanbul'daöldürüldüğü bu düzlemde sıradan Kürtlerin bile Batı’da can güvenliği yok. Kalanlar, her an komşuları tarafından bile linç edilme tehdidi ile kalıyor.

Erdoğan’ın “HDP terör destekli parti” dediği Mayıs ayında, Diyarbakır’da mahalle basan polisler “T.C. BURADA” yazıyorlardı duvarlara. Şimdi Cizre’de yanına “CCC Türk İntikam Tugayı” diye ekliyor, Kürtlere “Hepiniz Ermenisiniz” diye hakaret(!) ediyorlar.

Batı’dakilerse Cizre’yi, Silopi’yi, Sur’u “oh olsun” diye değilse eğer, kabullenir bir sessizlikle izliyor.

PKK için “bölücü” deniyor ama, bizi asıl bu normalleştirilen ırkçılık bölüyor.

Sunday, October 4, 2015

Nezih Bir Faşizm

Egemenler tarafından üretilen bir üslup ve bir lisan olarak şiddeti, kültürel bir örgütleniş, bir “üst yapı” kurumu olarak görebiliriz. Sömürü düzeninin istikrarını sağlamanın, kitleleri yıldırmanın ve göz dağı vermenin vazgeçilmez aracı ve yöntemi “açık şiddet”tir. Savaşlar, terör, askeri darbeler, halkın ruh sağlığını bozarak, kuşaklar boyu süren travmalar yaşatırken, bunu kültürel olarak olumlayan bir dili de yaratmayı başarırlar.
Faşizm ve halk
Üst yapı kurumlarıyla haklı ve güçlü olduğunu topluma zerk eden otoritenin dili kitlelerce içselleştirilip, her kıyım ve zulmün her türlüsü “Ama onlar da…” bahanesiyle masumlaştırılır. Örneğin, Suriye halkının savaşta uğradığı şiddete aldırış etmeyip, “Ama Esad diktatör” diyenler, şiddet kültürünü ve dilini içselleştiren güdümlü zihinlerdir. Çocukların “Ama önce o bana vurdu” sızlanmalarındaki vicdani gelişim düzeyini aşamayanların siyasal dili bu.
Kitleleri hak arama mücadelesinden vazgeçirebilen şiddet, özgüvenini yitirmiş ve boyun eğmiş bir halkı yönetmeyi kolaylaştıran enstrümandır. Otoritenin gücü karşısında haksızlığını içselleştiren bir halk, hakkını arayanları yalnız bırakır. Zalimlerin elini güçlendiren ve onları cesaretlendiren, ezilenlerin yollarını bağlayan sürü ahlakı, her durumda aleyhimize işler.
“Bir ülke anlayışla yönetildiğinde insanları yalındır. Bir ülke şiddetle yönetildiğinde insanları kurnazdır”*
Egemenlerin kitleleri yönetebilme sırrı, korku ve suçluluk duygularını kabul ettirebilmekte saklıdır; “Siz kirlettiniz doğayı, siz temizleyeceksiniz! Trafik canavarı sizsiniz! Töre cinayetleri sizin eseriniz!” vs.
Finans dünyasının insanlığa karşı işledikleri suçlar için vicdanları rahatlatacak sihirli cümlesi acil durumlarda devreye sokulur ve herkes susturulur; “İnsanlık utansın!”. Kabahatlerini kamuya paylaştırarak sıyrılmak, burjuva ahlakının can kurtaranı olmayı sürdürüyor.
Burjuva ahlakını ve şiddeti içselleştiren entelektüeller ise, elitizmi ve neo-liberalizmi pusula olarak kabul etmekteler. Bu kurabiye hamuru kıvamındaki şahıslar, zalim bir iktidarı demokrat ve liberal göstermedeki azimleri ve inatlarıyla Ulubatlı Hasan’dan daha kahraman olabiliyorlar. Halkın hakkını ve hukukunu savunmaya gelince “Amalar, fakatlar” başlıyor. Çünkü elitizmin son durağı faşizmdir, biliyoruz.
Gezi direnişinde sınıfta kalan sanat ve edebiyat dünyası, halkın nezdinde eski itibarını koruyabiliyor mu? Neo-liberalizmin dümen suyuna takılanların kendilerine sormaları gereken bir yığın soruları olması gerekir. “Liberalizmin insanlığa kattığı bir değer var mıdır? Davaları nedir, ne istiyorlar? Liberal düşüncenin özgünlüğü ve yaratıcılığımıza katkısı ne düzeyde olabilir? Liberalizmin sanat kuramı, edebiyatı, hukuku, felsefesi ve sosyolojik bir paradigması olabilir mi?” vs.
Apolitik bir duruş kisvesiyle görünen güler yüzlü faşizmi de tanıyoruz. Erol Evgin gibi gülümseyenlere güvenirseniz, Erol Taş’ın kalleşliğiyle dara düşersiniz. Gezi günlerinde “Ülkem için endişeleniyorum” diye Roma’daki TV stüdyolarında demeç verenler, Berkin Elvan için, Özgecan için, Alan Kurdi için tek kelime etmediler, etmezler. Bu topraklarda insanlık dramları yaşanırken, sevgilisine şiirler döktürenlerin muteber şahıslar sayılmalarının tanığıyız. Lale devrinde haremde keyif süren cariyeler misali bir gamsızlığı nasıl başarıyorlar, aklım havsalam almıyor.
Kimileri üvey evlat, kimileri sermaye sınıfının kınalı kuzuları. Ulufe dağıtan derebeylerinin kimilerini kayırdığı, kimilerini dışladığı bu cesaretlerinin beslendiği kaynak, 12 Eylül ruhu değil midir? YAZKO adındaki Yazarlar ve Çevirmenler kooperatifini darbe günlerinde dalaverelerle kapanmaya zorlayan gücü sorgulamalıyız. Eğer YAZKO varlığını sürdürebilseydi, telif hakları, korsan yayıncılık, ödül spekülasyonları vs. sorunlar çözülmez miydi? Sendikal hareketin yerlerde süründüğü günümüzde Türkiye Yazarlar Sendikası da içler acısı durumda.
“Yazsan ne değişecek? Tespitlerin, çözümlemelerin neye yarar, bu düzen, bu toplum değişebilir mi? Seni kimler okuyor ki?” diyen teslimiyetçiler, egemenlerin istediği çaresizliği öğrenmiş deney fareleridir kanımca.

Bu coğrafyanın ve halkın gerçeğine akıl almaz bir yabancılaşmanın sonucu olarak, “yabancılaşmış bir yaratıcılık” ile karşı karşıyayız. İnsan hakları yönünden ve etik açıdan sorunları ele alması gereken sanat, edebiyat ve bilim çevresinin şiddete ve zulme ortak olduğunu söyleyemez miyiz?
Bu yazıyı ‘müsamahasız’ bulanlara son sözüm; “Yumurta kırılmadan omlet yapılmaz”**

Hüseyin Kaplan
*Lao Tzu
** Lenin

www.dunyalilar.org

Monday, September 28, 2015

ALTINSIZ YAŞAYABİLİRİZ AMA SUSUZ ÖLÜRÜZ

  ALTINSIZ YAŞAYABİLİRİZ AMA SUSUZ ÖLÜRÜZ 
ALTINSIZ YAŞAYABİLİRİZ AMA SUSUZ ÖLÜRÜZ
Cem Akbalık 
Peru, son zamanlarda çokuluslu şirketlere karşı verilen mücadelelerin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri. Doğrusunu söylemek gerekirse, mücadele sadece çokuluslu şirketlere karşı değil, aynı zamanda devlete, bu ülkenin egemen sınıflarına ve bölgede altın madenlerinden büyük kazançlar sağlamayı hayal eden herkese karşı veriliyor. Doğayı, yaşadıkları yeri, su kaynaklarını, dolayısıyla da yaşamı savunmaya çalışan Cajamara Bölgesi köylüleri, her defasında devletin ve kolluk güçlerinin saldırısıyla karşılaşıyorlar. Yıllardır süren ve 2012’de beş kişinin ölümüyle sonuçlanan olaydan sonra, köylüler birbirlerine şu soruyu soruyorlar: “Peru devleti kimden yana? Halktan mı, yoksa cokuluslu şirketlerden mi?” Oysaki devlet kararını çoktan vermiş. Bölgede 1993 den beri zaten şirketler altın çıkarıyorlar. Her ne kadar mücadelelerden dolayı şimdilik bazı projeler askıya alınsa da yeni anlaşmalar da çoktan imzalanmış. Projeye karşı çıkıldığında ise devlet halka saldırıyor, darp ediyor, fişliyor, tehdit ediyor ve tutukluyor. Bütün bunlara rağmen köylüler büyük şirketlerin topraklarını ve yaşamlarını yok etmesine izin vermiyorlar, direniyorlar.
“Suya evet, altına hayır”
Peru’nun kuzeyinde, dağların arasında kaybolmuş küçük bir şehir olan Celendin’de yankılanan sloganların başında “Suya evet, altına hayır!”geliyor. Şehrin altında çok önemli altın rezervleri bulunurken, üstünde ise insanlar tarım yaparak yaşamaya çalışıyorlar. Bölgenin en büyük geçım kaynağının tarım ve hayvancılık olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bölgede yer altından çıkıp yer üstündekilere can veren çok önemli bir şey daha var bolgede: çok sayıdå su kaynağı.
Conga adı verilen bu yeni projeyi Peru hükümeti 2010’da onayladı.
Bölgede altın çıkarmak isteyen konsorsuyumun en büyük hissedarı amerikalı olan ve merkezi Denver /Kolorado’da bulunan Newmont Mining Corporation (%51,35). Konsorsuyumu oluşturan ikinci büyük şirket ise Compania de Minas Buenaventura (CMB, %43,65) isimli Perulu bir şirket. Üçüncü bir ortak daha var, bu da Dünya Bankası’na bağlı olan International Finance Corporation’dur (IFC, %5). Şirketlerin yaptıkları yatırımlar şimdiden beş milyar civarında.
Peru’ya altın çıkarmak için gelen yabancı şirketler, hükümetlerin bu şirketlerin lehine çıkardığı yasalardan faydalanarak, yerli halkların topraklarını çok ucuza satın alıyorlar. Çook ucuz olan başka bir şey daha var: işçilik.
Normalde projenin 20114’te başlatılması beklenirken, bölge halkının yaptığı eylemlerden dolayı proje şimdilik askıya alınmış. Projenin bulunduğu yerin çevre açısından çok önemli tehlikeler oluşturduğunu söyleyen bölge insanları, sadece bölgedeki suyun ve toprağın değil, zehirli suların nehirler aracılığıyla ta Amozan’a ve Pasifik’e ulaşacağını söylüyorlar. Front Line Defenders adlı organizasyonun 2013’te yaptığı bir ankette, Conga altın çıkarma projesi 4 gölün, 700 su kaynağının, 600 sulama kanalının ve  27 lagunes’in kurumasına yol açacağını açıkladı. Zira projenin hayata geçmesi için her sene en az 2 milyon metre küb suya ihtiyaç var.
«Altınsız yaşayabiliriz, susuz ölürüz»
Bölgede su kaynaklarını ve toprağı zehirleyen, doğa ve çevreye zarar veren tek proje altın çıkarma projesi değil.  Halihazırda üç baraj projesi var ve bunların hepsi Celendin bölgesinde inşa edilecek. Aynı şekilde dört baraj da Cajamarca’da inşa edilecek. Bu barajlardan en az bir tanesinin Conga altın madeninin enerji ihtiyacını gidermek için kulanılacak.
Bölge halkları Conga altın çıkarma projesine karşı
Yabancı ve yerli şirketler tarafından Conga adı verilen bu projeye karşı aktif mücadele eden en önemli kesimler arasında bölgede yaşayan yerli halklar geliyor. Bölgede yaşayan halkların projeye karşı çıkmalarının tek sebebi ise su kaynaklarının zehirlenmesi değil. 1993’de altın çıkarılmaya başlanan Yanaccocha’da proje hayata geçirilirken verilen sözlerin tutulmamış, proje şeffaf bir şekilde hayata geçirilmemiş ve çok ciddi yolsuzluklar yapılmış. Bunun için de halk, “Projeyle birlikte bölge daha da kalkınır” diyen şirketlere ve hükümete itibar etmiyor ve örnek olarak da komşu bölgede 1990’li yıllarda başlayan altın çıkarma projesini örnek gösteriyor. Cajamarca’da altın çıkarılmaya başlandığında, bölge Peru’nun en yoksul dördüncü bölgesiyken, 20 yıl sonra, %51,9’luk bir oranla, bölge ülkenin en yoksul bölgesi olur.
Devlet terör estiriyor
Mücaddele eden halk ile şirketler arasında seçimde zorlanmayan devlet tercihini açık bir şekilde yapmış görünüyor. Devlet, topraklarını, su kaynaklarını ve yaşamlarını korumak için projeye karşı çıkan yerli halkları, aktivistleri terörist ilan ediyor ve çok sıkı kontrollere tabi tutuyor. Eylemler yoğunlaştığında ise “acil durum” ilan ederek evlere baskınlar yapıyor, keyfi tutuklamalarda bulunuyor.
2012’de beş aktivist polis tarafından öldürüldü
Polis sadece baskılar ve gözaltılarla yetinmiyor, yeri geldiğinde insanların üstüne ateş açarak insanları katledebiliyor. Örneğin 2012’de, Celendin’de dört, Bambamarca’da bir kişi olmak üzere toplam beş kişi polis tarafından yapılan protesto gösterileri sırasında öldürüldü. Ve bu öldürülenlerden biri 16 yaşında bir gençti. Global Witness’e göre, Peru’da 2002 ile 2014 arası toplam 57 çevreci aktivist öldürüldü. Bütün bunlara 2015’de Areequipa’da polis tarafından öldürülen dört aktivisti de eklemeyi unutmamak lazım

Tuesday, September 15, 2015

Bert Hardy

Bert Hardy 

Bert Hardy (19 May 1913 — 3 July 1995) was a documentary and press photographer known for his work published in the Picture Post magazine between 1941 and 1957.
berthardy
Bert Hardy rose from humble working class origins in Blackfriars, the eldest of seven children. He left school at age 14 to work for a chemist who also processed photos. His first big sale came when he photographed King George V and Queen Mary in a passing carriage, and sold 200 small prints of his best view of the King. Hardy freelanced for The Bicycle magazine, and bought his first small-format Leica 35 mm. He signed on with the General Photographic Agency as a photographer, then found his own freelance firm Criterion.
In 1938 Hardy became one of the first photographers to use a Leica 35mm camera. After working as a freelance until being recruited by Tom Hopkinson, the editor of Picture Post. Hardy became famous for his photographs of the Blitz .
bert-hardy2girlsbeach
Maidens in Waiting, Blackpool, 1951 (Bert Hardy/Getty)
Having written an article for amateur photographers suggesting that you didn’t need an expensive camera to take good pictures, Hardy staged a carefully posed photograph of two young women sitting on railings above a breezy Blackpool promenade using a Box Brownie in 1951, a photograph which has since become an iconic image of post-war Britain
Chelsea_party__1952_
Chelsea Party 1952
**
Bert Hardy exhibiton
 British sailors taking shore leave on Gibraltar visit the Suiza Bar to watch a Spanish dancer perform. (Bert Hardy/Getty)
**
Street Corner
Royal Wedding Spectator
Wedding Procession -Queen Elizabeth
**
Hardy’s work in the Gorbals area of Glasgow was particularly poignant and reflected his working class origins,as well as his sharp eye.
Bert Hardy exhibiton
Children in the Gorbals, Glasgow, 1948
**
**
gorbalsballoon1948
Gorbals 1948
**
gorbals street1948
Gorbals 1948
**
gorbalsdogs1948
Gorbal’s dogs 1948
**
He photographed other street scenes in other cities…
eastendch1946
Children in the East End of London after the Blitz 1946
**
Bert Hardy exhibiton
Sending children off to the countryside from war ravaged London (Paddington station) 1942
**
Young Evacuee on Train
Young evacuee on train 1942    © Hulton-Deutsch Collection/CORBIS
**
Bert Hardy exhibiton
Parson French searching for clothes with a child who was not sent out of London during the war.1940
**
Bert Hardy exhibiton
‘Millions like her…’  Birmingham 1951
**
Bert Hardy exhibiton
Choosing buttons Piccadilly 1953
**
Bert Hardy exhibiton
Too many spivs? 1954