Sunday, May 4, 2014

Dersim katliamı ayıptır, zulümdür, cinayettir


Dersim İsyanı ve katliamlar, CHP'li Onur Öymen'in söylemleri ile bugün yeniden gündemde. Bugün aynı zamanda Dersim İsyanı'nın önderlerinden Seyit Rıza, oğlu ve beş Tuncelili'nin Elazığ'da idam edilişlerinin 77. yılı.

Dersim katliamı ayıptır, zulümdür, cinayettir 3
Etkin Haber Ajansı
İSTANBUL- Seyit Rıza'nın mezarının nerede olduğu sorusunu ise devlet hala açıklamıyor. Seyit Rıza, idam edilmeden önce, bugün Öymen'in sözlerine de yanıt olacak şekilde şöyle sesleniyor: “Kerbela'nın evladıyız; ayıptır, zulümdür, cinayettir!”

Dersim İsyanı'nın önderlerinden Seyit Rıza, 17 yaşındaki oğlu Resik Hüseyin, Uşene Seyid, Aliye Mırze Sili, Cıvrail Ağa, Hesen Ağa, Fındık Ağa ve Hesene İvraime Qıji, 1937 yılının 15 Kasımı'nda idam edildiler. Seyit Rıza, oğlu ve 5 Dersimli Elazığ'da göstermelik bir mahkemede yargılandı ve idama mahkum edildi. Seyit Rıza ve oğlu, yaşları nedeniyle yasalar gereği idam edilmemeleri gerekiyordu. Fakat Seyit Rıza'nın yaşı küçültüldü, oğlunun yaşı ise büyütüldü ve 15 Kasım 1937'de Elazığ Buğday Meydanı'nda idam edildiler.

“72 YILLIK İNSANLIK SUÇU SON BULSUN”

Seyit Rıza'nın mezarının yeri devlet arşivlerinde mevcut ancak 72 senedir açıklanmıyor. Ailenin avukatı Hüseyin Aygün, 2007 yılında Elazığ Valiliği'ne Seyit Rıza'nın mezar yerinin açıklanması ve aileye teslim edilmesi için müracaat etti. Valilik talebe yanıt bile vermedi. Bunun üzerine Elazığ İdare Mahkemesi'ne dava açıldı. Mahkeme tarafından “Devlet kurumlarının elinde herhangi bir bilgi yok. Dolayısıyla valiliğin kararında hukuka aykırı bir taraf bulunmuyor. Valilik görevini yapmıştır” şeklinde karar verilerek dava reddedildi. Yerel mahkemenin kararı temyiz edildi ve dosya Danıştay'a geldi. Danıştay, aradan geçen zamana rağmen dosyayı hala karara bağlamadı.
Avrupa'da yaşayan Seyit Rıza'nın torunu Rüstem Polat, Danıştay'dan olumsuz karar çıkması durumunda AİHM'e gideceklerini söylüyor. Polat'ın devletten talebi şöyle: “Devletin bize mezar yerlerinin nerede olduğunu söylemesini istiyoruz. Mezarda bir mum yakmak ve ziyaret etmek bizim de hakkımız. 72 yıldır kayıp ve biz artık su yüzüne çıkmasını istiyoruz. 72 yıldır süren insanlık suçunun son bulmasını talep ediyoruz.”

1937-38'DE DERSİM'DE NE OLDU?

Hukukçu-yazar Hüseyin Aygün'ün, ‘Dersim 1938 ve Zorunlu İskân’ adlı kitabında 71 yıl sonra elde ettiği yüzlerce belge, “Dersim ‘38 Sürgünleri” üzerine bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma niteliğini taşıyor. Dersim 1938 trajedisini tüm çıplaklığı ile sunuyor. Doç. Dr Mesut Yeğen, kitaba yazdığı önsözde şunları anlatıyor:
“Dersim’in önce Osmanlılaştırılması, ardından da Türkleştirilmesi yolundaki teşebbüsün yüzyıllık hikâyesini Osmanlının ve Cumhuriyetin Dersim raporları üzerinden veren Hüseyin Aygün’ün bu çalışması, bu hikâyenin son halkasını teşkil eden 1938 İsyanının ardından takip edilen devlet siyasetinin resmi dökümünü yapan kimi belgeleri de ilk kez bilgimize sunuyor. İlk husus şu: 1937-38 Dersim İsyanı, Cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine sahne olmuş gibidir. İsyan açıkça kışkırtılmış, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenler eziyete ve kıyıma maruz kalmıştır. Binlerce isyancı ve sivil vatandaş öldürülmüş, kalan on binlercesi sürgün edilmiştir. Dersim İsyanı esnasında gerçekleşen kıyımın hacmini en açık biçimde bir resmi belge gösteriyor. (Reşat Hallı, 1972), Dersim İsyanı esnasında 17 günde yapılan tarama harekatında ölü ve diri 7954 kişinin ele geçirildiğini ve 1019 silahın toplandığını rapor etmektedir. Topu topu birkaç on bin kişinin yaşadığı bir havaliden 7954 kişinin ölü ve diri ele geçirilmiş olması kadar, ele geçirilen kişilerle yakalanan silahların sayısı arasındaki bariz örtüşmezlik, isyan esnasında vuku bulan eziyetin derecesi hakkında yeterince şey söylüyor olsa gerek.”

DERSİM 'ÇIBAN BAŞI'

Şimdiki adıyla Tunceli olan Dersim'i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, Dersimlilerin özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıban başıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: “A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”
Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür. 14 Haziran 1934'de Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu ile 25 Aralık 1935'de çıkarılan 2884 sayılı Tunceli’nin Yönetimi Hakkında Kanun iğrenç bir diktatörlük ve terör rejiminin zulüm ve vahşetin kanunları olmuştur. Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı.
Alpdoğan, 1936‘da Tunceli'nin Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri kışlalar ve karakollar inşa ettirmeye başlar. Bu merkezlerden biri de eskiden Mazgirt’e bağlı olan Mamikan (Mameki) köyüdür. Bu köy adı Tunceli olarak değiştirilen Dersim’in yönetim merkezi olarak seçilir. Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936).
Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı, işgalci orduları Dersim’e sürmek olur. Diyarbakır’dan kalkan uçaklar Dersim’e bomba yağdırır.

ATATÜRK'ÜN KIZI UÇAKLA BOMBALIYOR

20 Eylül’de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmişti. Devletin yok etme saldırısı devam ediyor, Tunceliler direniyordu. Dönemin CHP hükümeti, Tunceli'yi “terbiye” etmekte kararlıydı. Bunun gereği olarak Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır. Çatışmalar her tarafa yayılır. Kışın gelmesiyle zorunlu olarak kesilen çatışmalar, 1937‘de tekrar başlar.

ŞARK RAPORU

Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935’de hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirten Başbakan İsmet İnönü, 18 Haziran 1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı açıkladı. Programa göre, “Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim’i 'haydut yatağı' durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre ‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı. İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Dersim'in Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı.

SÜRGÜN SÜRECİ

Direniş uzayınca devlet artık 'terbiye' etmekten vazgeçti. Bu kez ise “tenkil” edecekti. Yani artık topluca ortadan kaldırılacaktı. Bakanlar Kurulu, “Tunceli halkından ve yasak bölgelerin içinden ve dışından 5-7 bin kişinin Batı illerine nakil ve iskânı” kararını almıştı. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3 bin 470 kişiden oluşan 347 aile, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler.
Dersim İsyanı, 1938 Eylül'ünde bir soykırımla ve toplu sürgünlerle bastırıldı. Artık başında askeri sömürge valileri olan olağanüstü bir rejimle yönetilmeye başlandı. Bütün Dersim, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tarafından 10 yıl için “Yasak Bölge“ ilan edildi. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı’ dile getirmiş, İsmet İnönü “Dersim müşkilesinden kurtulduk” demiştir.
Tunceli Kanunu, Genel Valilik, Yasak Bölge uygulamalarının 1948/49‘larda artık sona erdiği düşünülürse de, işgal başka biçimler altında, olağanüstü rejim biçiminde devam etmiştir.

Saturday, May 3, 2014

Warsaw Ghetto Uprising

Warsaw Ghetto Uprising
 

The event known as the Warsaw Ghetto Uprising began on April 19, 1943 and ended on May 16, 1943. A total of 56,065 Jews were captured by the Germans during the uprising, and around 6,000 were killed during the destruction of the buildings in the ghetto.

All the photos on this page are from the photo album of Jürgen Stroop, the Commander of the SS troops who put down the Warsaw Ghetto Uprising in 1943. There are 50 photos included in The Stroop Report, which documents the destruction of the Warsaw Ghetto during this action.
In spite of the fact that the photo above is included in the Stroop Report, which was compiled during April and May, 1943, it was identified by Holocaust survivor Tsvi C. Nussbaum as a photo taken after the Warsaw Ghetto Uprising on July 13, 1943 in front of the Hotel Polski on the Aryan side of the Warsaw ghetto, where some Jews had been living as Gentiles. Nussbaum claims that he is the seven-year-old boy in the photo and that the woman on his left is his aunt. Since Nussbaum and his aunt had foreign passports, they were sent to the Bergen-Belsen detention camp as "exchange Jews."
The soldier, who is holding a gun on the little boy in the photo, was Josef Blösche; he was put on trial in East Germany after the war and was executed after being convicted of participating in the action to put down the Warsaw Ghetto Uprising.

All of the photos on this page are from The Stroop Report, a 75-page book, which consists mostly of telegrams about the Warsaw Ghetto Uprising.

Friday, May 2, 2014

Human Trafficking and Sexual Abuse Rates Are on the Rise

Human Trafficking
Human trafficking and sexual abuse are on the rise. Statistically, the top ten countries primarily combating in order from first to last are countries Bangladesh, Brazil, Haiti, Pakistan, India, Sri Lanka, Nepal, Uganda, Ghana and China. Human trafficking has been reported to occur more widely in countries that struggle with issues of poverty and under-development.
However, despite these reports the UK sex abuse trafficking market has been reported to have doubled this year alone regarding sexual exploitation. Regardless of whether they were being transported out of the UK, an estimated 56 minors were highlighted as potential victims of trafficking for sexual abuse.
In reality, a large majority of individuals do not fall under the categorization of free citizens. Slavery may be legally abolished, however the keystones of humanity continue to encompass people who are under non- negotiable rules of livelihood, such as sexual violation and forced drug-use leading to addiction.
Human trafficking is the trade of humans which generates quick and easy money. The people most commonly involved are women who are used for purposes of sexual slavery, forced slavery or commercial sexual exploitation for the trafficking of others. It can occur within one country or transport between different nations. It does not always involve involuntary transportation of a person, but is based more upon exploitation like sexual abuse.
An estimated $650 billion alone was made annually on trafficking in 2010, and statistics have shown that  human trafficking and personal sexual abuse rates are on the rise. In order to raise awareness of the ongoing problems about human trafficking, neo-horror films like The Seasoning House, produced by Michael Riley have been broadcast. The YouTube trailer by Michael Riley can be seen below:

The director Paul Hyett stated that the extreme story line and visual content acted as a device to remind the public of  the ongoing reality of human trafficking. It was not just another violent movie with no meaning behind the narration, but rather something that radiated an interesting emotional study. The characters became someone to whom you could empathize with and remember the sexual struggles being encountered by those in less fortunate circumstances such as war, and remember that these state of affairs are still ingrained into the modern world.
Human Trafficking The reason violence predominates classic and mainstream movies is because violence is easier to write about than comedy and straight drama, because it consists of killings and chase scenes, and also violence is easier to watch – you do not have to think in-depth and you only have to gaze at the screen.
Human trafficking and sexual abuse rates are on the rise, but traffickers have established such a strong network throughout the world that universally, police are finding it extremely difficult to curb and terminate these activities. Human exchange is extremely inhumane and  goes against all human rights principles, and human trafficking of both women and children is the fastest growing criminal enterprise in the world, despite the overall 134 laws in different countries trying to prevent it from happening. People need to be aware that human trafficking is on the rise and that further concrete action needs to be instigated in order to put an end to the violation of the flesh and human rights.
By Melissa McDonald

Wednesday, April 30, 2014

Bir Vali Mutlu klasiği: “1 Mayıs kutlu olsun” diyerek polislere saldırı emri verdi

Taksim’deki 1 Mayıs kutlamasını engellemek ulaşımı durduran, on binlerce polisle yolları tutan İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, 9.05′te twitter hesabından “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Gününüz Kutlu Olsun” mesajını geçti. Aynı esnada polisler Okmeydanı saldırıyor, Beşiktaş’ta saldırı tehdidinde bulunuyordu.
Vali daha önce Gezi eylemlerinde “iyi niyet” mesajları ile saldırı emrini aynı anda vermiş, Berkin Elvan’ın cenazesinde Mutlu’nun twitter hesabından geçtiği “teşekkür” mesajının hemen ardından polis saldırısı başlamıştı 
vali-mutlu-1mayis

Tuesday, April 29, 2014

Kazanmak İçin 1 Mayıs’ta Taksim’e!

1 Mayıs DAF

Devlet, bundan birkaç yıl öncesine kadar mitinglere “açtığı” Taksim Meydanı’nı, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta halka yeniden kapattı. Katledilen kardeşlerinin anısına 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak isteyenlerin üzerine, copuyla, tazyikli suyuyla, gaz bombasıyla, plastik mermisiyle saldırdı. Onlarca işçiyi, devrimciyi, ezileni gözaltına aldı, yaraladı; yaralananlar için gelen ambulansların yolunu kesti… Devlet, geçen yıl düzenlenen 1 Mayıs’ta, tıpkı daha önceki yasaklı 1 Mayıslarda yaptığı gibi, aynı terörle saldırdı direnenlerin üzerine. Ama o gün yaşanan saldırı direnenleri yıldıramadı, aksine 1 Mayıs’ın öfkesi, o gün bir isyanı ateşledi.
1 Mayıs’tan günler sonra, Taksim’e çıkan yollar yeniden kapatıldı polis tarafından. İktidar, devlet terörüne, polis şiddetine, kapitalist sömürüye karşı direnenlere; yaşamları için, özgürlükleri için sokaklara çıkanlara Taksim’i yine kapatmak istedi. Ama bu kez başaramadı; 1 Mayıs’la başlayan öfke 31 Mayıs’ta katlanarak büyüdü, sokakları dolduran yüz binlerle bir isyana dönüştü. Onlarca saat süren çatışmalar boyunca polis aynı şiddetiyle saldırsa da, yapamadı; ne sokakları ne de Taksim’i, direnenlere kapatamadı. İşte o gün, hesabı soruldu yasaklanan 1 Mayısların, 77’de katledilen işçilerin, yıllar boyu kaybedilen devrimcilerin, yoksullukların, adaletsizliklerin…

Bu isyanın ruhuyla taşeronlaşmaya, patronlara, iş cinayetlerine, kapitalizme karşı direnmeye devam eden işçilerse, bu süreç boyunca mücadelelerini daha da büyüttüler. Ekmeklerini çalan patronlarına, yaşamlarını çalan kapitalizme karşı grevler, işgaller örgütlediler. Fabrikalarını işgal edip kendi üretim alanlarını kurdular, sendikalara değil öz-örgütlülüklerine güvendiler. İsyanın ruhuyla doğrudan eylediler, mücadeleyi her geçen gün daha da büyüttüler.
Devlet, bugünlerde yine 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nı yasakladığını, işçilere kapattığını söylüyor. Türlü bahaneler üreterek, 1 Mayıs için farklı yerler öneriyor, Taksim’den, 1 Mayıs’ın öfkesini yalıtmaya çalışıyor. Ama bir şeyi unutuyor, bugüne kadar yok saydığı, görmezden geldiği ezilenler, artık kendi örgütlülükleriyle kazanıyor.
Bizler daha önce olduğu gibi, bu yıl 1 Mayıs’ta da, yine Taksim’de olacağız. Önümüze kurulan polis barikatlarına, tüm şiddetiyle artan polis saldırısına, devlet baskısına karşı direnmekten, Taksim’den vazgeçmeyeceğiz. Bundan yüzyıllar önce, 1886’da katledilen yoldaşlarımıza olan inancımızla, bugün hala katledilmekte olan her bir işçinin, ezilenin öfkesiyle sokaklarda olacağız.
Bu yıl Mehmet’le, Ali İsmail’le, Abdullah’la, Hasan Ferit’le, Ahmet’le, Medeni’yle, Ethem’le ve Berkin’le birlikte yeniden yakacağız isyanın ateşini.  Biliyoruz ki isyanı başlatmak, isyanı kazanmaktır! Kazanmak için 1 Mayıs’ta Taksim’e!
Anarşist Devrime Faaliyetle!
 http://anarsistfaaliyet.org/sokak/kazanmak-icin-1-mayista-taksime/

Thursday, April 24, 2014

1918’de İstanbul Ermeni dul ve yetimler diyarıydı

Sürgünlerin geri dönüşünde önemli bir yer tutan İstanbul’daki yardım faaliyetleri ve bunları organize eden kurumlar hakkında bilgimiz oldukça sınırlı. Bu konu üzerine eğilen neredeyse hiçbir çalışma yok. Bu nedenle, 1915 kılıç artıklarının İstanbul’a nasıl ulaştığı, neler yaşadığı, nerelerde barındığı, onlara kimlerin el uzattığını ve eğitim, sağlık sorunlarının nasıl çözüldüğü sorularının izlerini sürmeye çalıştık.
AGOS
04 Ekim 2013 Cuma 18:30
1915’in Ermeniler için can pazarı olan o kara günlerinde canını kurtarabilenlerin çoğunu çocuklar ve kadınlar oluşturuyordu. Pek çok yerde erkekler tehcir kararı uygulanmaya başlar başlamaz katledilmiş, kadınlar ve çocuklar ise ölüm yolculuğuna çıkarılmıştı. Kimileri yolda hayatını kaybederken, bazıları çevredeki Müslüman aileler tarafından alıkonuldu veya kurtarıldı. Tehcir kafilelerinde yer alan insanların sadece bir kısmı Suriye çöllerindeki göçmen kamplarına ulaşabildiler.
Anadolu’nun ve Mezopotamya coğrafyasının dört bir yanına dağılmış olan bu insanların nerede barınacağı, ne yiyip ne içeceği büyük bir sorundu. Sonraki dönemde Ortadoğu, Balkan ve Kafkas ülkelerinin onlarca şehrinde sürgün kampları ve yetimhaneler kuruldu. Pek çok uluslararası kuruluş, kişi, özellikle Amerikalı misyonerler, yetim ve dulların korunması için olağanüstü çaba sarf etti. Benzer faaliyetlerin bir kısmı da, özellikle 1918’den sonra, günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan İstanbul, Konya, İzmit, Adapazarı, Bursa, Ankara, Kayseri, Yozgat, Samsun, Antep, Maraş, Şebinkarahisar, Sivas gibi şehirlerde yaşandı.
Sürgünlerin geri dönüşünde önemli bir yer tutan İstanbul’daki yardım faaliyetleri ve bunları organize eden kurumlar hakkında bilgimiz oldukça sınırlı. Bu konu üzerine eğilen neredeyse hiçbir çalışma yok. Bu nedenle, 1915 kılıç artıklarının İstanbul’a nasıl ulaştığı, neler yaşadığı, nerelerde barındığı, onlara kimlerin el uzattığını ve eğitim, sağlık sorunlarının nasıl çözüldüğü sorularının izlerini sürmeye çalıştık.
Bu derleme benim için duygusal açıdan kolay olmadı. Rahmetli babam 1918’de 12-13 yaşlarındaydı ve onun da yolu Kayseri Talas Amerikan Koleji Yetimhanesi’nden geçmişti. O da bazı iyi yürekli insanların çabaları sayesinde hayatta kalabilmişti. Onu kurtaranlar, onun gibi binlerce yetimi ve yalnız kalmış kadını da kurtardılar. Bu yazıyla, o sessiz kahramanları saygıyla anıyorum. Hatıraları biraz da bu satırlarda yaşasın.
ZAKARYA MİLDANOĞLU zakaryamil@gmail.com
1915’te ‘Ermeni meselesi halledilmiş’, üç yıl sonra ise İttihatçı triumviranın liderleri Enver, Talat ve Cemal paşalar çareyi gizlice yurtdışına kaçmakta bulmuşlardı. Mütareke döneminde, Ermenileri katleden yüzlerce kişi hakkında dava açılmış, kimileri idam sehpasına çıkarılmıştı. Ancak bu insanların pek çoğunun onurları Cumhuriyet döneminde iade edilecek; aileleri Ermeni mallarıyla ödüllendirilecekti.
Tarih 1918 yılını gösterirken, İstanbul, İtilaf devletlerinden İngiliz, Fransız ve İtalyan’ların denetimi altına girdi. Mütareke dönemi olarak adlandırılan bu yıllarda gündemden düşmeyen konulardan biri Ermenilerin uğradığı katliamlar ve bunların sonuçlarıydı.
İlk toplanma yeri Konya
Bu dönemde Osmanlı hükümeti Ermenilere karşı daha esnek ve yumuşak bir politika izlemeye başladı. Tehcire gönderilen Ermenilerin memleketlerine geri dönmelerinin önündeki engeller kaldırılmaya başlayınca, evlerine ve güvenli bölgelere ulaşmak isteyen Ermeniler için Konya önemli bir merkez halini aldı. İstanbul’a gelmek isteyen sürgün kafilelerinin önemli bir kısmı Konya üzerinden başkente ulaşmaya çalıştı.
Belgeler incelendiğinde sürgünlerin Konya’ya gelişi, kurulacak kamp ve yetimhanelerle ilgili her şeyin ilk günden itibaren kayıt altına alındığı görülür. Kimler nereden geldi, nereye gönderildi, onlara kimler yardımda bulundu, bu yardımlar nereye harcandı türünden bilgiler düzenli olarak raporlandı. Özellikle yetimhanelerde barınan yetimlere ait bilgiler soykırımın tüm izlerini taşıyor. Yetimlerin doğum yeri bilgileri Ermeni soykırımının haritasını çıkarmak için önemli bir veri sunuyor.  
Konya’da oluşturulan komisyon, sayısı günden güne artan sürgün ve yetimlerin sorunlarına tek başına cevap veremedi. Bunun üzerine İzmir Ermeni Ruhani önderliği Konya yöresindeki insanlara destek olmak için faaliyete başladı.
Hükümetin sürgünlerin yolculuğu için vagonlar tahsis edileceği yönündeki resmi açıklaması üzerine civar yörelerde aç, bakımsız, muhtaç durumdaki çok sayıdaki insan Konya Garı’na akın etti. Ancak hükümet vaatlerini yerine getirmedi. Bu duruma bir çare bulmak amacıyla Yardımlar Heyeti ilk etapta halktan 200 lira toplayarak ekmek ihtiyacını giderdi. Ardından İzmir ve İstanbul’dan acil yardım talep edildi. Heyet kendi olanakları ve az da olsa hükümetin yardımıyla sürgünler için çadır temin etti.
Ancak bir süre sonra yardım heyetinin tüm maddi gücü tükendi. Sürgünler günlerce aç biilaç istasyonda bekliyor, nakil aracı bulunamıyordu. Heyet yardım için tekrar İzmir ruhani önderliğine müracaat etti. Ruhani önder, American Board’dan 5000 lira yardım sağladı ve bu para Konya’da bulunan Amerikalı Bayan Kushman’a iletildi.
Zaman geçiyor, Konya’da perişan halde kalan binlerce Ermeni akın akın İstanbul’a geliyordu.
İstanbul’da ilk girişimler
İstanbul’da yetimler ve diğer sürgünler için ilk adımlar, Galata, Kadıköy, Üsküdar, Kumkapı, Samatya, Bakırköy, Yeşilköy gibi farklı semtlerde, mahalle sakinlerinin yardımlarıyla birbirinden bağımsız olarak oluşmaya başladı.
İstanbul’a ulaşan ilk sürgünler kiliselerde ve okullarda kurulan, büyük kısmı kısa ömürlü olan sürgün kamplarında barındırılmaya başlandı. Her bir kampın ihtiyaçlarının karşılanması ve idaresi semt sakinleri tarafından seçilen özel kurullar tarafından yürütülecekti. Ancak bir süre sonra merkezi bir kurul ihtiyacı doğdu ve Ermeni Sürgünler Merkez Heyeti kuruldu.
Galata Sürgünler Heyeti
14 Kasım 1918 Cuma günü saat altıda İstanbul’a ulaşan ilk sürgün kafilesi Galata köprüsü üzerinde sahipsiz kaldı. İtilaf devletleri ve Osmanlı hükümeti yetkileri dâhil hiç kimse kendileriyle ilgilenmedi. Birkaç Ermeni genci onları Galata Kilisesi’ne yönlendirdi ve kafile geceyi sokakta geçirmekten kurtuldu.
Ertesi gün Keğam Kavafyan başkanlığında, Arakel Çakıryan ve Aram Gesaryan’ın katılımıyla Galata Sürgünler Komitesi oluşturuldu. Komite 300 sürgünü karşılama, barındırma, sevk işleriyle ilgilenmeye karar verdi. Gerekli kolaylıkların sağlanması için İtilaf Devleri ve Osmanlı hükümeti temsilcileri ile ilişkiye geçildi.
Komite, parasızlık, yersizlik yanında hastalık korkusuyla yüz yüzeydi. Galata Rus Manastırı’nın Avusturyalı güçler tarafından boşaltıldığı bilgisine ulaşılınca, sürgünler aylık 1000 lira kira karşılığında manastıra yerleştirildi.
Barınaksızların sayısı kısa sürede 700-800 kişiye ulaştı. Ermeni izcilerin yardımı ile daha sonra Ermeni Kızıl Haç’ına devredilecek bir eczane ve aynı zamanda bulaşıcı olmayan hastalıklar için on beş yataklı bir hastane açıldı. Komitenin çabaları ile iki binden fazla sürgün Marmara kıyılarındaki memleketlerine sevk edildi.
Komite 30 Nisan 1919’da yiyecek, giyecek, elektrik, ısınma, mutfak eşyaları, sağlık, kira gibi giderleri yanında gelirlerini de içeren raporunu yayımladı.     
Kadıköy Sürgünler Heyeti
Mütarekeden sonra İstanbul’a gelenlerin ilk durağı Haydarpaşa Garı’ydı. Bu yüzden Kadıköy Ermenileri acilen bir komite oluşturdu. İlk kafilenin Galata’ya yerleştirilmesinden sonra İstanbul’a ulaşan 400-500 kişilik ikinci grubun önemli bir kısmı Kadıköy Aramyan Okulu’na yerleştirildi. Daha büyük bir kalabalığın geleceği bilgisi üzerine Serovpe Berberyan başkanlığında 16 kişiden oluşan Kadıköy Sürgünler Komitesi oluşturuldu. Komite, Haydarpaşa Garı Ermeni görevlileri ile işbirliği yaparak gelenlerin beslenme, sevk ve idaresi, dağıtımları, yolculuklarının düzenlenmesi için harekete geçti. Birkaç gün içinde Haydarpaşa’ya 900-1000 kişi ulaştı. Bu kişilerin barınmaları için Haydarpaşa çevresinde çadırlar kuruldu. Kadıköy komitesi bir anlamıyla göçmenlerin ilk dağıtım merkezi oldu.

En büyük üç sürgün kampı

İstanbul’da kurulan kampların en büyükleri Galata, Haydarpaşa ve Samatya’da kurulanlardı.
Galata
Galata Ermeni sürgünler kampının ilk binası 42 odadan oluşan Ruslara ait bir manastır binası, ikincisi ise Karaköy Getronagan Okulu bitişiğindeki bir bina oldu. Ağustos 1919’a kadar kampta barınan göçmen sayısı 400’dü, bu sayı zaman zaman 600’lere ulaştı. Eldeki raporlara göre, sürgünlerin %20’sini çocuklar, %50’sini aileler ve yetişkin kızlar, %20’sini ise gençler oluşturuyordu.
Galata, merkezi konumu nedeniyle, başka kamplara geçecek göçmenler için de günlük bir konaklama merkezi işlevi görüyordu.
Sürgünlerin kampta kalış süreleri, beslenmeleri belirli kurallara bağlıydı. Kampta eğitim ve sağlık konusunda da girişimler vardı; göçmenlere meslek edindirme amacıyla dikiş nakış ve çorap örme atölyeleri açılıyordu.
Haydarpaşa
İstanbul’un en büyük kampıydı. Bazı günler göçmen sayısı 2000’lere ulaşıyordu. Halep, Hama, Homs, Şam, Der Zor, Urfa gibi uzak yörelerden gelen pek çok göçmenin son durağı burası oldu. İstanbul’un yakın çevrelerinden, yani Yenice, İzmit, Sölöz, Yalova, Bandırma, Bahçecik’ten gelenler de önemli bir sayı oluşturuyordu. Daha sonraki dönemlerde ise Erzurum, Muş, Sivas, Tokat, Amasya’dan da kafileler ulaştı.
Samatya
Samatya Surp Kevork Kilisesi yönetim kurulu tarafından oluşturuldu. 16 Ekim 1918’de Surp Kevork Kilisesi avlusu ve Sahakyan Okulu bir kampa dönüştürüldü. Okul binası bir süredir ordu tarafından kullanılıyordu. 1918 Kasımında Yeşilköy kampında kalan göçmenler de buraya nakledildi.
Kamp semt sakinlerinden oluşan yedi kişi tarafından yönetiliyordu. Bu kampta binlerce insan kaldı. Samatya kampı, aynı zamanda İstanbul’da kurulan en uzun süreli kamp oldu. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bile hâlâ bu kampta kalmaya devam eden insanlar vardı.
Arnavutköy Yetimhanesi

Yetimhane ‘zengini’ bir millet

İstanbul’a ulaşabilen sürgün kafileleri içinde çok sayıda yetim vardı. Anne veya babalarını, bazen ikisini birden kaybeden bu talihsiz çocukların bakımı, o dönemde İstanbul Ermenilerinin en önemli meselelerinden biriydi. Bu amaçla kentte pek çok yetimhane kuruldu.
Pangaltı Surp Hagop Hastanesi bitişiğinde, hastaneye ait bir bina yetimler kampı olarak düzenlendi. Kampın amacı, zor durumdaki çocukların özel bir kütüğe kaydedildikten sonra, temizlik ve sağlık kontrolünden geçirilerek kurulan yetimhanelere gönderilmesiydi. Diğer semtlerde yer alan yetimhanelerin başlıcaları ise şunlardı.
Hasköy
Hasköy Erkekler Yetimhanesi 24 Mayıs 1919’da Sürgünler Merkez Heyeti öncülüğünde Hasköy’lü Şahbaz Bey’in muazzam büyüklükteki beş katlı evinde açıldı. Hasköy sırtında yer alan bina, oyun, jimnastik salonları, hamam, ayakkabı, mobilya ve berber meslek atölyeleri için düzenlendi. Savaş döneminde kışla olarak kullanılan bölümleri ise sebze ve çiçek yetiştiriciliğine ayrıldı. Yetimhane binasında aynı zamanda derslikler, küçük bir poliklinik, yatakhaneler yer alıyordu.
Balat
Balat Ermeni Okulu bünyesinde kuruldu. Balat’ta daha önceden semt sakinlerinin yardımıyla 10-15 yetime bakılmaktaydı. Bu yetimler 3 Haziran 1919’da Merkezi Mütevelli Heyeti’ne bağlandı ve bir süre sonra 150 kız çocuğunun kaldığı bir yetimhaneye dönüştü. 40-50 kadar yetimin kaldığı Fatih Salmatomruk Ermeni Okulu binası yanınca, oradaki çocuklar da Balat Yetimhanesine taşındı.
Kızlar Kampı-Yetimhanesi (Kumkapı, Yerusağemadun)
Merkez Mütevelli Heyeti’nin talebi üzerine 1 Eylül 1918 günü Kumkapı Ermeni Patrikhanesi bitişiğindeki Kudüs Evi’nde açıldı. Burada kalan yetim sayısı 80 ile 100 arasında değişiyordu.
Kampın ve yetimhanenin yönetimini Bayan A. Minasyan başkanlığında B. Cevahiryan, Y. Cecizyan’dan oluşan bir kurul üstlendi.
Bakımsız olan binanın öncelikle su, çatı, pencere gibi eksiklikleri giderildi. Merkez Mütevelli Heyeti yatak ve giyecek sorununu çözdü. Kampa gelen kızların pek çoğunun üzerinde erkek elbisesi bulunmaktaydı. Aynı semtte oturan İngiliz Bayan Berges’in yardımıyla çocukların hepsine yeni kız elbisesi sağlandı. Burada kalan çocuklar çevredeki okullarda eğitim almaya başladı.
Yedikule
Merkezi mütevelli heyeti ile Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi arasındaki anlaşmaya göre hastane binasının önemli bir kolu yetimlere ayrıldı. Gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra 11 Ekim 1919 günü 7-14 yaş arası 150 erkek yetime açıldı. Yetimhanenin idaresi hastane yönetimine teslim edildi. Yetimlerin yemek, sağlık, giyecek gibi ihtiyaçları hastane tarafından karşılandı. Yetimhanede meslek atölyeleri kurularak çocuklara gelecekte iş bulma imkânı sağlandı.
Ortaköy
Yetimhane 1 Aralık 1918 günü semt sakinlerinin yardımlarıyla, 40 çocukla açıldı. İhtiyaçları mahalle sakinleri tarafından karşılanıyordu. Ancak yetim sayısı 100’lere ulaşınca maddi olanaklar yetersiz kaldı ve masraflar Merkezi Mütevelli Heyeti’nce karşılanmaya başlandı.
Yetimhane için semtin Hripsimyants Okulu tahsis edildi. Böylece yetimhane 79 karyolalı iki yatakhaneye, altı yataklı bir revire, ambara, yemekhaneyi ve mutfağa sahip oldu. İlk dönem 4-14 yaş arası 74 yetim varken, semtin diğer iki okulunun da yetimhaneye tahsis edilmesiyle sayı yüzlere ulaştı. Her bir yetime üç kat çamaşır, birer mendil, çorap, yüz havlusu, yün veya pamuk yatak sağlandı.
Anarad Hığutyun Surp Anna Yetimhanesi

Yetimlere kucak açan okullar

İstanbul’a ulaşan yetimlerin önemli bir bölümü ise mevcut okullar ya da yetimhaneler bünyesinde barındı ve eğitim gördü.
Eğitimsever Kadınlar Okulu
Eğitimsever Kadınlar Okulu’nun Nişantaşı’ndaki binasına 5-16 yaş arası 282 yetim kız kabul edildi. Yetimlere biri ev diğeri de okul olmak üzere iki bina tahsis edildi. Kızların elbise, iç çamaşırı, ayakkabı gibi ihtiyaçları büyük oranda Merkezi Yardım Heyeti tarafından
Ermeni Kızıl Haçı Şişli Kliniği
Bu klinikte süt bebeklerinden beş yaşına kadar olanlar ve fiziki gelişimlerini tamamlayamayan 6 yaşındaki yetimler barınıyordu. 31 Ekim 1919’da barınan yetimlerin sayısı 61’e ulaştı. Ermeni Kızıl Haçı Hastanesi de giderleri merkezce karşılanmak üzere 67 yetim kabul etti.  
Pera ve Samatya Surp Anna Yetimhanesi-Okulu
Anarad Hığutyun Okulları da yetim kabul etti ve kurulan iki yetimhane Surp Anna adıyla anıldı. Pera Anarad Hığutyun okulunda yetim kızlar öğrenim görmeye başladı. Surp Anna atölyelerinde normal eğitimin yanında temizlik, biçki dikiş ve özellikle iğne işleri öğretiliyordu.
Giderleri Merkezce karşılanan 6-14 yaş arası 120 yetim Samatya Anarad Hığutyun Okulu’nda barınıyordu. Trabzon ruhani önderi Hovhannes Episkopos Nazlıyan’ın girişimleriyle Samatya Surp Anna Yetimhanesi bitişiğindeki Alman Okulu da 22 Şubat 1918’de yetimhaneye tahsis edilir.
Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Yetimhanesi
Surp Pırgiç Hastanesi bünyesinde kurulan yetimhanenin tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır. Çok yönlü, çok kapsamlı olan ve önemli rol oynayan bu yetimhane başlı başına bir konu olarak ele alınmayı hak ediyor. Agos’un önümüzdeki sayıları için bu konuda bir dosya hazırlayacağız.
Bakırköy Bezazyan Okulu
Merkez Mütevelli Heyeti himayesinde 8-16 yaşında 45 yetime yuva oldu.
Ortaköy Kızlar Yetimhanesi
1909 Adana katliamından kurtulan yetim kızlar için 1913’te açılmıştı. 1918’de Merkez Mütevelli Heyeti himayesine girdi ve burada 245 yetim barındı.
Hasköy Kalfayan Yetimhanesi
1866’da Sırpuhi Kalfayan tarafından kurulan okul 1900’larda yetimhaneye dönüştürüldü. Kızların eğitimi için önemli bir merkez oldu. 1915’te de yetim kızların bir kısmı bu okulda barındı.
Karagözyan Yetimhanesi
7-15 yaş arası 59 yetim kabul etti.
Pera Yetimhanesi

Bir halk muhtaçlarına sahip çıkıyor

İstanbul’a akın eden sürgünler arasında acil bakıma ihtiyaç duyan 14 yaş altında fazla sayıda erkek ve kız çocuk yer alır. Bu durumu dikkate alan 40’ı aşkın Ermeni ticaret adamı 5 Kasım 1918 günü Osmanlı Ticaret Bankası’nda toplanarak Arsen Arsenyan başkanlığında Hay Vorpakhınam (Ermeni Himaye-i Eftal ya da Ermeni Yetim Çocukların bakımı) kurarlar. Amaçları, yetim kalmış çocukların acil barınma ve beslenme ihtiyaçlarına çözüm bulmaktır. Özel bir komisyon oluşturarak yetimlerin kimliklerinin tespitini yaparlar, bazı durumlarda ailelerine ya da yakınlarına teslim edilmesini sağlarlar. İstanbul’un pek çok semtinde şubeler oluşturur, semtlerde açılan yetimhanelere yardım eder, gerekirse tüm sorumluğunu üstlenirler.
Nişantaşı Yetimhanesi-Okulu
20 Kasım 1918’de Şişli’de bir grup Ermeni bir yetimhane açma fikri ile yan yana gelir. Semt sakinlerinin maddi ve manevi desteği ile Nişantaşı Emin Efendi Sokak’ta büyük bir bina kiralanır. Karyola, yatak, elbise, masa, giyecek, yiyecek ihtiyaçları hazırlanır. Yetimhane 1 Ocak 1919’da 20 yetimle açılır. Bu sayı kısa sürede artarak 65 yetime, ardından 250 yetime yükselir. Yetimhanenin giderleri semt sakinlerinin aylık veya üç aylık bağışlarıyla karşılanırken sayının artması üzerine masraflar Merkez Mütevelli Heyeti ve American Board tarafından karşılanır.
Pera Yetimhanesi (Esayan Okulu içinde)
Ekim 1918’de 8-10 yetimin bakımıyla başlayan çalışma, tersaneye yanaşan Türk askerlerinin eğitim gördüğü Tirimüjgan vapurundan alınan 24 yetimin evlere dağıtımı ile devam eder. Ordu tarafından karargâh olarak kullanılan Esayan Okulu’nun boşaltılmasıyla yetimler bu okulda toparlanmaya başlar. Semtin mütevelli heyeti yetimlerin barınma, yiyecek, giyecek sorunlarını çözmek üzere on kişilik bir kurul oluşturur ve yetimhane 1 Ocak 1919’da faaliyete geçer. 1919 Ekim ayında sonunda yetim sayısı 125’e yükselir.
Beşiktaş Yetimhanesi
1 Ocak 1919’da Episkopos Naroyan öncülüğünde Lutfig Kuyumcuyan başkanlığında 14 kişiden oluşan heyet yönetiminde 22 yetimle açılır.
Arnavutköy Yetimhanesi
25 Aralık1918’de Arnavutköy-Bebek-Kuruçeşme Hayanıver (Ermeniliğe adanmış) Derneği öncülüğünde açılır ve bu derneğin adıyla anılır. Giderlerin önemli bir kısmını dernek organizasyonları, bağışlar ve Merkezi Yardım Heyeti’nin katkılarıyla karşılanır. 85 erkek, 15 kızdan oluşan yetim sayısı 1919’da 129 olur.
Boyacıköy Yetimhanesi
12 Kasım 1918’de semt sakinlerini tarafından açılır. İki kadın, üç erkekten oluşan yönetim yetimhanenin tüm giderlerini semt sakinlerinin katkılarıyla karşılar. Semtin Ermeni okuluna ait iki oda ve yemekhanesi yetimlere tahsis edilir. 7-12 yaş arası 11 yetim kız barınır ve aynı okulda diğer öğrencilerle birlikte eğitim görür.
Kadıköy Yetimhanesi
3 Ocak 1919’da Kadıköy kilisesi mütevelli heyetinin girişimiyle faaliyete geçer. Gerekli hazırlıkların tamamlanmasıyla 27 Mart 1919’da kendilerine teslim edilen 42 yetimle açılır. Yetimhane giderleri semt sakinlerinin aylık ve üç aylık bağışlarıyla, daha sonra ise Merkez Mütevelli Heyeti’nin katkılarıyla karşılanır. Yetimhane, Aramyan Okulu içindeki bir binada yer alır. Yetim sayısı daha sonraki dönemde 100 çocuğa ulaşır.  
Üsküdar Yetimhanesi
13 Kasım 1918’de Selamsız, İcadiye ve Yenimahalle Ermeni mütevelli heyetlerinden 12 kişiden oluşan bir komisyon tarafından Surp Haç Kilisesi’ne ait bir evin yetimhaneye dönüştürülmesiyle açılır. Açılışta 55 olan yetim sayısı daha sonra 152 olur. Bu nedenle kimi itirazlara rağmen Home School binası kiralanır ve yetimhane oraya taşınır. Aynı zamanda Berberyan Okulu’nun bir bölümü de kamp olarak kullanılır. Giderleri bağışlar ve Merkez Mütevelli Heyeti tarafından karşılanır, yetimler semt okullarında eğitim görür.
Gedikpaşa Yetimhanesi
11 Kasım 1918’de bir grup semt sakininin Yetimleri Himaye Komisyonu kurmasıyla başlar. 16 erkek yetim uygun bir bina bulunana kadar kilise idare binasına ait iki odada barınır. Yetimlerin sayısının artması üzerine Ocak 1919’da Surp Hovhannes Kilisesine ait özel bir binaya taşınır. Giderleri küçük bağışlar, American Board ve Merkezi Mütevelli Heyeti tarafından karşılanır. Yetimhanede tümü erkek olan 7-15 yaş arası 46 yetim barınır.  
Narlıkapı Yetimhanesi
10 Ocak 1919’da semt sakinlerinin Simon Çömlekçiyan başkanlığında oluşturduğu bir heyet tarafından 12 yetimle açılır. Giderleri aylık bağışlar ve American Board ve Merkez Mütevelli Heyeti tarafından karşılanır. 16 kız, 49 erkekten oluşan yetimler Ermeni okullarına ait iki binada kalır.
 
Kaynakça:
1. Kurken Etilyan, Kağtanagan Vorpanotsner (Göçmen Yetimhaneleri), 48 sayfa, Tiflis 1916, Ebokha Matbaası.
2. Azkayin Khınamadarutyun, Inthanur Değagakir (Ulusal Yardım ve Bakım Organizasyonu, Genel Rapor) 1920, İstanbul, M. Hovagimyan Matbaası, 510 sayfa.
3. Mütareke İstanbul’unda Ermeni Faaliyetleri, Önder Duman, Ermeni Araştırmaları Dergisi, Sayı 16-17.
4. Kağtanagan Vorpanotsner (Göçmen Yetimhaneleri), adlı çalışmada yer alan yetimler ile ilgili detaylı listeler Gomidas Enstitüsü tarafından dijital hale getirilmiştir. İlgi duyan okuyucularımız www.gomidas.org/submissions/show/14‎ sitesinden For full article bölümünde yer alan 151 sayfalık listenin tümüne ulaşabilir.