Monday, December 2, 2019

YOLDAŞLARI, DURRUTI’NIN ELINDEN DÜŞEN ATEŞI KALDIRDILAR BILE

Meydan Gazetesi

1936 Kasım’ında Franco, Almanya ve İtalya faşizminin yardımıyla Madrid’e dayandı. Durruti Tugayı 4000 gönüllüyle beraber Madrid savunmasındaydı. 13-19 Kasım arasında Durruti Tugay’ından sadece 1600 yoldaş sağ kalmıştı…
Takvimler 20 Kasım’ı gösterirken cephe gerisinde bir silah sesi duyuldu. Durruti arkadan vurulmuş orada yaşamını yitirmişti. 22 Kasım günü yoldaş Durruti’nin naaşı Barcelona’ya getirildi. Sonraki gün gerçekleştirilen cenaze yürüyüşüne “Ekmek Adalet Özgürlük” diye haykıran 500.000 yoldaşı katıldı. Devrimden 80 yıl sonra bugün farklı coğrafyalardan anarşistler bir kez daha haykırıyor :

Ekmek Adalet Özgürlük!
Yaşasın Devrim Yaşasın Anarşizm!
Durruti yoldaş, Chicago 1886’dan, Paris Komünü’nden, Bakunin’den devraldığı anarşizm kavgasını, yoldaşları ve tüm ezilenlerle birlikte 1936 İberya Anarşist Devrimi’ne taşıdı. O,20 Kasım 1936’da yaşamını yitirdiğinde, onların “Ekmek, Adalet, Özgürlük” mücadelesinin ateşi, hiç sönmeyecekmişcesine dünyanın farklı coğrafyalarını sarmaya başlamıştı.
Savaş yürütüyoruz ve aynı anda devrim yapıyoruz. Bence şartlar bizden bunu bekliyor. Bütün halk için geçerli olan devrimci anlayışlar, sadece arka planda Barcelona’da kalmıyor, en ön safa kadar uygulanıyor. Elimize geçirdiğimiz her köyde, gündelik yaşamı vakit geçirmeden devrimcileştiriyoruz. Bizim savaşımızın en güzel yanı bu. “
14 Temmuz 1896’da İberya Leon’da bir işçi çocuğu olarak dünyaya gelen Buenaventura Durruti, ilerleyen yıllarda sayısız işçi grevinin örgütleyicileri arasında yer aldı. 1922’de yoldaşları Juan Garcia Oliver ve Francisco Ascaso ile beraber “Los Solidarios” adlı örgütü kurdu. Los Solidarios ile birlikte, özelikle Aragon bölgesinde, grevci işçilere saldıran “pistoleros blancos” çetesine ve onları finanse eden patronlara karşı mücadele etti. Durruti, daha sonra yoldaşları ile birlikte Arjantin ve Şili’ye giderek, İberya’da tutsak olan devrimcilerin özgürleştirilmesi için gerekli koşulların sağlanmasına çalıştı.
1931’de tekrar İberya’ya döndüğünde CNT-FAİ saflarında örgütlü bir devrimci anarşistti. Bu süreçten itibaren İberya Anarşist Devrimi için mücadele etti. Yaşamını yitirdiği 20 Kasım 1936’ya dek mücadelesiyle, bir taraftan Franco faşizmine karşı koyarken, diğer taraftan da İberya’da özgür komünlerin yaratılması sürecinin bizzat içinde yer aldı.
5 Kasım 1936, Solidaridad Oberera’daki Durruti’nin Konuşmasından :
“…Faşist iktidarlar bizim bulunduğumuz yerden asla geçemeyeceklerdir. Bu, ezilenlerin parolasıdır. Biz onlara şöyle sesleniyoruz: “Geçemeyeceksiniz!”. Yıkıntılardan hiç mi hiç korkmuyoruz. Dünya bizlere kalacak; bundan şüphemiz yok. Burjuvazi tarihten silinmeden önce mülkiyetindeki dünyasını yıkabilir. Biz ezilenler yeni bir dünyayı yine inşa edebiliriz ve daha güzellerini. Yüreğimizde bir dünya taşıyoruz, bu dünya şimdi şu anda büyümekte.”
19 Temmuz 1936’da Barcelona’yı özgürleştirerek İberya’yı saran devrim yürüyüşünü başlatan anarşist yoldaşlarımızdan Buenaventura Durruti ve İberya Devrimi’ne selam olsun!
**Başlığı,Emma Goldman’ın Durruti için yazdığı makaleden alıntıladık.

Monday, October 28, 2019

Resmi tarihin unutturulan sayfası: Pontos Rum Soykırımı


Resmi tarihin unutturulan sayfası: Pontos Rum Soykırımı
Rupen Varjabedyan 10.12.2016
Ermeni Soykırımı son yıllarda biraz daha yüksek sesle konuşulmaya başlansa da, 1914-21 arasında Karadeniz’deki Pontos Rumlarının uğradığı soykırım neredeyse hiç konuşulmuyor. Konuyla ilgili önemli çalışmaları bulunan Tamer Çilingir’in ‘Pontos Gerçeği: 1914-21 arasında Karadeniz’de yaşananlar’ başlıklı kitabı Belge Yayınevi tarafından yayınlandı. Çilingir’le, ‘Pontos Gerçeği’ni konuştuk.
Pontos Soykırımı'nın tarihini kısaca özetleyebilir misiniz?
1894 yılında Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayıp, 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1,5 milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin hayatına mal olan Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın son etabıdır Pontos Rum Soykırımı.
1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134.078, Niksar’da 27.216, Trabzon’da 38.434, Tokat’ta 64.582, Maçka’da 17.479, Şebinkarahisar’da 21.448 olmak üzere 1921-23 yılları arasında ve Mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştır. 
Günümüzde 1915'teki Ermeni Soykırımı halen yüksek sesle olmasa da konuşulmaya başlandı ancak Pontos Soykırımı genellikle bilinmiyor. Bu bilinmezliğin başlıca sebepleri nelerdir? 
İlk sorunuza verdiğim yanıtta belirttiğim gibi, soykırım süreci 1915 ile sınırlı değildir ve böyle de ele alınmamalıdır. Soykırım süreci üç önemli siyasi iktidarın (Abdülhamit, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Kemalistler) Osmanlı’nın geride kalan son toprak parçasındaki Hıristiyan uluslara yönelik peşi sıra uyguladıkları dünyada eşi benzeri olmayan ve Hitler’e de esin kaynağı olacak bir özelliğe sahiptir.
Ancak bu soykırımın son etabının yani Pontos Rum Soykırımı’nın gerçekleştiği koşullarda içinde bulunulan konjönktürel durum çok farklıdır. Ve Rumları tümden imha etme etabı başlamadan önce de örneğin sadece Karadeniz’de katledilen Rumların sayısı 150 bine yakındır. Mustafa Kemal’in 1919 yılında Samsun’a gelişiyle bu süreç tamamen yok etme sürecine evrilecektir.
Ermeni Soykırımı dünyanın hemen her ülkesinde yüz yıldır konuşuluyor, hemen her ülkenin üniversitelerinde bu konuda akademik binlerce çalışma var. Bunun en önemli sebeplerinden biri Ermeni ulusunun 20.yüzyıla girilirken hayatın birçok alanında örgütlü oluşudur. Soykırım sürecinde de bu örgütlülükler dünyanın birçok yerinde seslerini yükseltmiş ve özellikle Ermenilere yönelik soykırımı sürecinde yaşananları dile getirebilmiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedenler safında yer alan Osmanlı mahkemeleri bile İttihat ve Terakkicileri yargılayıp mahkum etmiştir. Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın bu evresinde (1915) İttihat ve Terakkicilerin yol arkadaşı Almanya da suç ortağıdır. Dolayısıyla Almanya ile çelişkileri olan daha doğrusu Birinci Dünya Savaşı’nın karşı cephesinde yer alan başta İngiliz ve Fransız devletleri bu konuda en azından sessiz kalmamışlardır. Türkiye’de ise son yıllarda özellikle Hrant Dink’in katledilmesinden sonra konuşulmaya başlanmış bir konudur Ermeni Soykırımı.
Devlet açısından bakıldığında ise inkâr hâlâ temel politikadır.
Pontoslulara yönelik soykırımın dünyada daha alt tellerden seslendirilmesinin temel nedenlerinden biri, o dönem dünya siyasetinde önemli rol oynayan devletlerin de suç ortaklığıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu dünya savaşının galibi emperyalist devletlerin ittifakı ile gerçekleşmiştir. Ve tabii dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştiren Sovyetler Birliği de Türkiye Cumhuriyeti’ni hem siyasi hem askeri destek vererek onaylamıştır.
‘Emperyalizme, yedi düvele karşı bir kurtuluş savaşı’ masalının gölgesinde bütün Karadeniz kana bulanmış ve 1923 yılında Lozan’da yapılan anlaşma neticesinde gerçekleşen Mübadele ile de tüm olan bitenin üzerine sünger çekilip, adeta mal değiştirir gibi Osmanlı’dan geri kalan topraklardaki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan’daki Müslümanlar yer değiştirilmiş, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmiştir. Yani Pontos’taki Rumların soydaşı Yunanistan bile olan bitenin sorumlularıyla masaya oturup el sıkışmıştır.
1927 yılında okumaya başladığı ‘Nutuk’ ile tarihi yeni baştan yazan Mustafa Kemal’in resmi tarihi bugüne kadar sınırlı birkaç aydın ve örgütlenme haricinde hâlâ eleştirilememiş, bu tarihle hesaplaşılamamıştır. İşte bu yüzden, Büyük Hıristiyan Soykırımı’nın ilk etabı cumhuriyet öncesinde olduğu için kimi kesimlerce (çok küçük bir kesim) kabul görebilirken, Pontos Soykırımı’ndan bahsetmek, cumhuriyeti de sanık sandalyesine oturtacağından ‘bilinmezliğini’ sürdürmektedir.
Karadeniz'de Pontos Soykırımı'na dair bakış ne yönde? Yerelde ciddi bir kimlik inkârıyla karşılaşıldığı söylenebilir mi? Bu konuda Trabzon'un özel bir hassasiyetle öne çıkması nasıl açıklanır?
Karadeniz’de demografik yapının çok değiştiği/değiştirildiği iddiaları pek gerçeği yansıtmıyor öncelikle bunu belirteyim. 1461 yılından (Osmanlı Sultanı Mehmet’in Trabzon’u işgali) itibaren Osmanlı kayıtları (tahrir defterleri, salnameler, vb.) ve son Mübadele sonrası Yunanistan’dan gelen Müslümanlarla ilgili çıkan birçok Cumhuriyet kaynakları bize gösteriyor ki, 600 yıldır Pontos’ta yaşayan nüfus ya Müslümanlaştırılmış ya da 1914-1923 yılları arasındaki gibi katledilmiş ya da 1923 yılındaki Mübadele sürecinde olduğu gibi Pontos’tan sürgün edilmiştir.
Mübadele ile Osmanlı’dan geri kalan topraklardan Yunanistan’a sürgün edilen Ortodoks Rumların sayısı 1 milyon 250 bin ( Pontos’tan gidenlerin sayısı 200 bin civarındadır), Yunanistan gelen Müslümanların sayısı ise 500 bindir. Ve bu gelen Müslümanların çok azı Pontos’a yerleşmiştir.
Osmanlı yönetiminde peyderpey Müslümanlaştırılan ve soykırımı süreci ile artık Ortodoks kimliğin tamamen silindiği Pontos topraklarında bugün Rumlar artık Müslüman kimliği ile yaşıyorlar.
600 yıllık zulmün ve soykırımın tanığı Pontos insanının yaşadığı travma elbette sosyoloji biliminin ilgi alanındadır. Ancak yüzyıllar boyunca egemenlere karşı yaşama mücadelesi veren bu insanlar, kimi zaman dinlerini kimi zaman dillerini kimliklerini değiştirse de hiç bir zaman egemenler tarafından güvenilir olmamışlar ve bu onlara hep hissettirilmiştir.
Bu gün ‘Temel fıkraları’na konu edilerek komikleştirilip aptal yerine konan, aşağılanan, şivesiyle, burnuyla alay edilen, özellikle Trabzon çevresinde hâlâ Rumca konuşanlara “bu dili nerden öğrendiniz” soruları sorulan bu insanlara hâlâ kendilerine güvenilmediği hatırlatılarak ötekileştirilmeye devam etmektedir. İşte bu nedenle adeta bir toplumsal reflekse dönüşen ‘en iyi Türk biziz’, ‘en iyi Müslüman biziz’ diyerek kendilerini hâlâ egemenlere kabul ettirmek içim yaşam mücadelesini sürdürmektedirler yüz yıldır. Bu yüzden kontrgerilla ve Milliyetçi-Müslüman Türk çeteleri Karadeniz’de çocuklardan katiller yaratma becerisine sahip olabilmiştir.
Pontos’ta yaşayan istisnasız herkes “Acaba Rum muyuz?” sorusu ile karşı karşıyadır en azından yüz yıldır. Bunun böyle olmadığını ispat etmek için uğraşan her ailenin bir sonraki jenerasyonunda bu soru tekrar tekrar mutlaka gündeme gelmiştir.
Müslümanlıkla ilgisi olmayan hatta Hıristiyan inancına uygun birçok gelenek Pontos’ta devam etmektedir. Çok yerde tabutla gömülmek, yumurta boyamak, Kalandar etkinlikleri vb. adetler sürüyor. Giysiler, kemençe, horon, halk şarkıları, yemek alışkanlıkları, eğlenceler ise binlerce yıllık Pontos folklorunun baskın izlerini taşır.
Trabzon’un bu konuda öne çıkmasının da sebebi budur. Çünkü bugün Pontos’un Rum geçmişinin en önemli izi olarak söyleyebileceğimiz ‘Pontos Rumcası/Romeyika’ Trabzon’da 300’ün üzerinde köyde yaşayan bir dildir.  
Pontos Soykırımı'yla ilgili çalışmalara Türkiye'de ne zaman başlandı?
Ne yazık ki bu konuya dair 100 yıl boyunca yazılı çizili birkaç makale dışında hiç bir şey yoktur. 1996 yılında Ömer Asan’ın ‘Pontos Kültürü’ kitabı Pontos kültürü hakkında yazılı cumhuriyet tarihinin ilk kitabıdır. Özellikle Trabzon ve çevresinde konuşulan dil olan ‘Romeyika’dan yola çıkarak, soykırımından söz edilmemiş olsa da Pontos’tan çıkan ilk sestir, önemlidir, değerlidir. Son yirmi yıl içerisinde Yunanistan’daki akrabalarını bulan ve bu nedenle de yüz yıl öncesinin Pontos sürgünleriyle görüşme olanağı bulan birçok aile ve onların çevresinde ciddi bir duyarlılık oluştu.
Yunanistan’dan Pontos’taki akrabalarını arayanlar, Pontos’tan Yunanistan’daki akrabalarını arayan, bunun için ilanlar veren, internet sitelerine yazılar yazan insanlar var.
Pontosla ilgili yazılmış (tümü resmi tarih yanlısı) kitaplar yok satıyor, sürekli yeni baskıları çıkıyor.
Ben ve bir kaç arkadaşım yaklaşık 6 yıl önce bu konuda hem Türkçe çıkmış yayınları hem Yunanca çıkmış yayınları okumaya başlayarak aynı zamanda Ermeni Soykırımı ile ilgili çalışmalar yürüten araştırmacı, akademisyen ve yazarlarla ilişki kurarak Pontos’un karanlık tarihini öğrenmek için bir adım attık.
Ben ve arkadaşlarım ailelerinin ana dili Pontos Rumcası/Romeyika olan insanlarız. Yani çocukluğumuzdan itibaren ‘Biz Rum muyuz?’ sorusunun yanıtını bulamamıştık. Ve tabii Hrant Dink’in bir Trabzonlu tarafından katledilmesi de bir Trabzonlu olarak beni de sarsmıştı.
Üstelik daha önce de bir papazın bıçaklanması ve ardından öldürülmesi, ırkçı saldırı ve linçlerle anılan bir şehir olan Trabzonlu olmam, olmamız, bu konuda beni ve bizi daha da sorumlu hissettirdi. Aslında bilimsel temellerini oturtamamış olmamıza rağmen sebebini çok iyi bildiğimiz bu durumun geçmişimizle ilgisini bilimsel temellere oturtmak için kollarımızı sıvadık.
Nihayet 2016 yılının Nisan ayında Ankara’da yüz yıl sonra bir ilki gerçekleştirdik.
 ‘1. Dünya Savaşı ve Sonrası Pontos Rum Soykırımı Konferansı’ başlığıyla yapılan konferansa benimle birlikte Vilasis Ağcidis, Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Ahmet Demirel, Sinan Çiftyürek, Mert Kaya, Mahmut Konuk, Theofanis Malkidis, Baskın Oran, Stergios Thedoridis, Attila Tuygan, Yannis Vasilis Yaylalı ve Sait Çetinoğlu gibi isimler katıldı ve sunumlar yaptılar.
Yüz yıl sonra ilk kez Pontos Rum Soykırımı akademisyenler, araştırmacılar ve yazarlarca dile getirilmiş oldu. Katılımcıların ağırlığı Pontoslu, izleyicilerin tümü Pontoslu idi. Televizyonlar, gazeteler, birçok muhalif örgütlenme konferansa kayıtsız kaldı ama olanaklar ölçüsünde sosyal medyada konferans canlı olarak yayınlandı ve dünyanın bir çok yerinden izlendi.
Ben üç yıl süren bir çalışma sonucu kitabımı bitirdim ve Pontos Rum Soykırımı ile ilgili ilk kitap olma özelliği taşıyan ‘Pontos Gerçeği’ ortaya çıktı.
Son birkaç yıldır genç akademisyenler Pontos’a ilişkin ilgilerini belirtiyorlar. Yakın zamanda bu konuda yeni çalışmaların ortaya çıkacağını umuyorum. Devlet kurumlarının, arşivlerin bilimsel çalışmalara izin vermeyen tutumlarına rağmen gerçekler bir biçimiyle ortaya çıkıyor. Benim kitabımdaki bir çok belge ve kaynak cumhuriyet tarihi ve Türkçe kökenlidir mesela. Görmek istedikten sonra resmi tarih kaynakları da Pontos Rum Soykırımı belgeleriyle dolu.
Türkiye'de devlet Ermeni Soykırımı'nı her zaman inkâr etse de 1915'e dair bir fikir beyan ediyordu fakat Pontos Soykırımı konusunda hükümetlerin de sessiz kaldığı görülüyor. Bu sessizliğin nedenleri olarak neleri verebilirsiniz?

Bu sorunun yanıtını önceki sorularınızda vermiştim aslında. Pontos Rum Soykırımı, cumhuriyetin kuruluşuyla, kuruluş felsefesiyle ilişkilidir. Belki hükümetlerin sessizliği değil de, muhalif kesimlerin sessizliğine dair bir kaç söz edilebilir.
İttihat ve Terakkicilerin ardından Kemalistlerin Türk milliyetçiliği ve Sünni İslamcılık üzerine şekillendirdikleri ideolojik kimliklerinden ne yazık ki kendisine muhalif diyen kesimler de henüz kurtulamadılar.
Örneğin Küçük Asya’ya çıkan Yunan ordusunun askerleri dışında başka hiçbir devletle çatışmayıp yedi düvele karşı anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verdiğini iddia ediyor resmi tarihçiler. Neredeyse yüz yıldır bir namuslu tarihçi de çıkıp bu yalandır demiyor. Üstelik bütün belgeler de ortada, nerde hangi cephede nasıl bir çatışma olmuş belli. Ölenlerin, kalanların sayısı belli. Kurtuluş savaşı denilen şeyin ellerindeki tek ordu olan Merkez Ordusu ve çeteler aracılığıyla Pontoslu Rumları imha etmek olduğunu belgelemek için, sadece TBMM Gizli Meclis Tutanaklarını okumak bile yeterlidir. Bu tarihçiler bu tutanakları okumamış olabilir mi 50 yıldır? 50 yıl önce yayınlanmış bu belgeler İş Bankası Yayınları tarafından. Tabii bu arada cumhuriyetin aydınlanmayı, cahillikten kurtulup, modernleşmemizi sağladığını düşünen ciddi bir kesim de var. Açtı, yoksuldu, cahildi Anadolu insanı diye başlar ya hep hikâyeler. 20.yüzyıla gelindiğinde dünya çapında okullara, entelektüellere, aydınlara, doktorlara, mühendislere, eczacıya, sanatçıya, zanaatkara sahip idi bu topraklar. Hepsini soykırımı süreciyle yok edenler, cahillikten şikayet ediyor ne tuhaf.
Pontos şehirleri opera binaları, tiyatrolarla dolu idi. 1890 yılında Trabzon Filarmoni Orkestrası şarkılar söylüyordu. Muhteşem bir Opera binası 1912 yılında Rumlar tarafından Trabzon’da inşa edilmişti. Nerdeyse her sokağından piyano sesi gelen Trabzon’da 1915 yılında Le Figaro gazetesinin 150 abonesi var. Golf oynanıyor, kriket oynanıyor Trabzon’da 1914 yılında (çekilmiş fotoğraflar var). Bugün İstanbul’da kaç kişi bilir acaba kriketin ne olduğunu?
Cumhuriyetle birlikte aydınlıktan karanlığa dönüştürülmüş Pontos kentleri. Bu karanlığa dönüşle hesaplaşma aslında cumhuriyetle hesaplaşmak olduğu için sessizdir bugün ülkenin “aydınları”. Bu sessizliğin temel sebebi iktidarlar açısından imha ve asimilasyonun ve tabii inkârın vazgeçilmez bir politika oluşudur, aksi cumhuriyetin kuruluşunun meşruluğunu reddetmekle özdeştir.  Bu yüzden de geçmişle hesaplaşmamak, hesaplaşmak istememek en akılcı yoldur onlar açısından.İnsan hakları, adalet, hukuk, özgürlük hatta sosyalizm gibi kavramları savunup böyle bir soykırım karşısında sessiz kalmak hatta resmi ideoloji ağzıyla inkar etmenin sebebi de yine daha önce belirttiğim gibi cumhuriyete ve cumhuriyeti kuran düşünceye bir başka deyişle Kemalizm’e yüklenen ilerici misyondur.

19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a ayak basması ve Karadenizli Rumların tasfiyesi süreci hakkında neler söylenebilir? Bu süreçte Topal Osman çetesinin işlevi nedir?
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a gelişiyle birlikte ilk yaptığı iş Topal Osman ile görüşmek olur. Bu görüşme Topal Osman güzellemesi yapılan onlarca kitapta açıkça yazılı çizilidir. 1919’dan itibaren bütün Karadeniz şehirlerinde Rumlara yönelik saldırı ve cinayetler giderek artmaya başlar. Mustafa Kemal, Topal Osman’a tüm Rumları imha etmek için yol gösterir, talimatlar verir. Bir yandan çetelerin Rum köylerine yönelik saldırıları sürerken aynı zamanda Amasya’da Merkez Ordusu adında bir ordu kurulur. Kısa bir süre önce gözlerinin önünde Pontos’taki tüm Ermenilerin katline tanık olan Rumlar sıranın kendilerine geldiğinin farkında oldukları için partizan grupları oluşturarak dağlara çıkar ve direnmeye başlarlar.
Hedef Rumların sadece canı değil, malları mülkleri ve servetleridir aynı zamanda. TBMM Gizli Meclis tutanaklarında sıkça dile getirildiği üzere  meselenin özü ‘tenkil ve yağma’ yani yok etme ve Rumların tüm mal varlığının gasp edilmesidir.
Amele Taburları ve ölüm yürüyüşleri (tehcir) 1911 ve 1915’te olduğu gibi bir kez daha Merkez Ordusu’nun kurulmasının ardından gündeme gelir.
Tüm Karadeniz sahili 1921 yılından itibaren ‘savaş alanı’ ilan edilip Rumlar iç bölgelere doğru yürüyüşlere zorlanırlar. Amele taburlarında en ağır işlere zorlanan ve aç bırakılan Rumların çoğu hastalanır ve hayatını kaybeder.
Ölüm yürüyüşlerinde de aynı akıbet beklemektedir Rumları, son kişi ölene dek yürüyüşe ara  vermeden devam edilir. Yürüyüşü organize eden askerler geri dönüp yeni gruplarla yeni yürüyüşlere devam eder. Bu arada birçok yürüyüş de çetelerin yaptığı saldırılarla kısa sürer. Bu konuda da yine TBMM Gizli Meclis Oturumlarında milletvekilleri konuşmalar yaparlar.
Okullar, okulların spor kulüpleri, tiyatro müzik kulüpleri üyeleri ihanetle suçlanıp İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarıyla idam edilirler. Merzifon Koleji’nin futbol takımı oyuncuları bile idam edilenlerin arasındadır.
Yaşlı genç ayırt edilmeksizin kadınlara hatta çocuklara tecavüz edilir, çete reislerinin ve paşaların haremleri Rum genç kadınları ile doldurulur. Erkek çocuklar öldürülmezler ise Müslüman ailelere verilir. Samsun Bafra’da binlerce Pontoslu Rum boğularak öldürülür. Hitler’i henüz kimsenin tanımadığı, gaz odalarını kimsenin bilmediği yıllardan bahsediyorum.
Kiliselere doldurulup diri diri yakılır binlerce insan. Baltalarla kafalar kesilir.
Tüm bu uygulamalarda öne çıkan en önemli isim Topal Osman’dır. Ermeni Soykırımı sürecinde yaptığı katliamlardan dolayı hakkında mahkumiyet kararı verilmişken, Pontos’taki katliamların organizasyonunda yer alması için albay rütbesine yükseltilir. Öylesine korunmaktadır ki kimi yüksek rütbeli subayların hakkında Meclis’e, Mustafa Kemal’e defalarca şikayet dilekçesi yollamalarına rağmen o acımasız katliamlarına devam eder. Onu destekleyen en önemli isimlerden biri olan ve hakkında soruşturma açılmasına karşı meclise yolladığı savunmasına “Bütün Rumlarda bir devlet mefkuresi vardır. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır”  sözleriyle başlayan Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa’dan da söz etmek gerek. Hakkında Meclis’te soruşturma açılan bu soykırımcı paşayı Meclis’teki bu soruşturmaya itiraz ederek onu nasıl kurtardığını bizzat Mustafa Kemal Nutuk’ta açıkça dile getirir. Koçgiri Kasabı olarak da anılan Nurettin Paşa, Rumların yanı sıra Rumlara destek olduğundan şüphelendiği Müslümanlar da nasibini alacaktır. Sonuç olarak soykırımın ardından Mübadele anlaşması ile artık tüm Rum mal varlığına el konulup cumhuriyet kurulur.  
Romeyika sözlüğü çıkıyor
Doğu Karadeniz'in dağlık bölgelerinde Rumcayı muhafaza eden topluluklar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu dilin gençlere aktarımdan bahsedilebilir mi?
Alman Sosyolog Tessa Hoffman, Trabzon’da 300 köyde Pontos Rumcası /Romeyika’nın hâlâ yaşadığını söylüyor. Cumhuriyetten bugüne bu dili konuşanların giderek azaldığını söylemek yanlış olmaz. Dağ köylerinde bugün yaşlı kadınların çoğunluğu Türkçeyi anlamakta zorlanıyor. Okula gitmedikleri, şehre inip devlet kurumlarıyla, kasaba ve şehirle ilişki kurmadıkları, resmi işleri de genel olarak erkeklerin görmesinden kaynaklanan bir durum bu. Ama iletişimin bugün ulaştığı boyutla birlikte bu dilin kısa bir süre içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Bu dil bugüne kadar sadece ailelerin evde konuştukları bir dil. Cumhuriyet sonrası asimilasyon politikaları ile Rumca şarkılar Türkçeleştirildiği için artık şarkıları bile Rumca söyleyen insan sayısı çok az. Son yıllarda genç birkaç sanatçının Rumca albümler yapması ise dilin yaşamasına katkı sağlayacak bir gelişme olarak gösterilebilir. Ayrıca yakında kitap olarak yayınlanacak bir Romeyika sözlüğü hazırlandı. Yine internet ortamında bu dili yaşatmak için oluşturulan siteler aracılığıyla en azından belli bir kesim mücadele ediyor. Bu dilin yaşatılması için İstanbul ve Ankara’da dernek kurma girişiminde olan insanlar var.


Tuesday, May 21, 2019

Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni Sorunu/Prof.Dr.Stefanos Yerasimos


Image result for Stefanos Yerasimos

Prof.Dr. Stefanos Yerasimos 20 Mayıs 2002 günü Türkiye Bilimler Akademisi'nin İstanbul ofisinde Akademi Konferansları programı çerçevesinde "Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni Sorunu" başlıklı bir konuşma yapmıştır.Okuyacağınız bu yazı,Yerasimos'un TÜBA tarafından kitap haline getirilen konuşmasıdır.

***

Konuya girmeden önce iki hususu belirtmek isterim:Ermeni sorunu uzmanlarından olduğumu sanmıyorum ve zaten bu konuda herhangi bir yapıtım yok.Bununla birlikte,yıllarca önce -1970'li yıllarda- Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı kapsamında bu konuyu da ele almak niyetiyle çalışmalarım olmuş ancak sonunda vazgeçmiştim.Nedeni ise,aşırı derecede polemik nedeni olan bir ortamda tek bir kişinin çabasıyla uzlaşmaya varmanın imkansızlığını kavramam olmuştu.

Dolayısıyla,buradaki konuşma bir mesaj verme ya da bir girişim başlatma niteliğinde olmayıp,sizin katkılarınızla bir görüş alış verişi yapmaktır.

Ermeni sorununda bugün yaşanan anlaşmazlıklar ya da daha doğrusu kargaşa,özünde bir tarih-hukuk çelişkisi olarak tanımlanabilir.Tartışma bir uluslararası hukuk terimi olması gereken ancak çeşitli biçimlerde algılanan ve zamanla değişen,hatta yozlaşan 'soykırım' terimi etrafında dönmektedir.Bu tartışma içinde ise taraflar tarihi seçici (selektif) bir biçimde kullanmaktadır.Yani tarih,olayları belli bir neden-sonuç ilişkisi içinde anlatan,kendi içinde bir tutarlılığı olan bir tüm olmaktan çıkıp,herkesin hukuki ya da hukukvari argümantasyonuna uygun düşecek kanıtları çekip çıkardığı bir bilgi-belge ambarı olarak kullanılmakta ve böylece,tarih hukukun tutsağı olmaktadır.

Hukuk ve Tarih Karşı Karşıya

Oysa,hukukun amacı bir şeyi kanıtlamak,tarihin ise izah etmektir.

Hukuk yargılar;oysa,tarih değer yargısından uzak durur.Temel amacı bir neden-sonuç ilişkisi içinde olayları,gerçeklere mümkün olduğu kadar yaklaşarak göz önüne sermek ve değer yargısını okuyucuya bırakmaktır.

Bir örnek vermek gerekirse;Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa'nın Almanya'ya yapmış olduğu baskıların Hitler rejiminin ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu söylemek,bu rejimi haklı çıkarmak demek değildir.

Bu durumda hukuk,tarihin verilerini kullanır;ancak,bunun için kendisinden bağımsız olarak varolan bir tarih yazımı gereklidir.Aksine,tarih yazımı hukuk kavramlarını kullanmaz ve tarih hukukun yardımcı bir öğesi,bir alt dalı değildir.Dolayısıyla,kavram kargaşasından kurtulmak için yapılacak ilk iş,tarihsel düşünce sistemini hukuksal düşünce sisteminden ayırmaktır.Başka bir deyişle,hukuksal endişelerden ve art düşüncelerden bağımsız bir tarih yazmaktır.

Bunun için de bugünün değerlerini ve kavramlarını tarihin çeşitli dönemlerine mal etmekten kaçınmak gerekir.

Bu konuda da örnekler vermek mümkün;Roma uygarlığını köleci bir topluma dayandığı için kötülemek,Osmanlı tarihinde yeniçeri devşirme sistemine ya da padişahların kardeşlerini ortadan kaldırması olayına karşı rahatsızlık duymak gibi.

"Soykırım" Anakronizm Midir?

Soykırım tartışmasının bu biçimde bir anakronizm olduğunu söyleyebiliriz,ancak bizi burada ilgilendiren konunun algılanmasında daha önemli bir anakronizm vardır:Çok uluslu devlet (imparatorluk) ve ulus devlet kavramlarının birbirine karıştırılması ve birincisine,ikincisinin açısından bakılması.

Türk tarafı olaylara,özünde devlete karşı ihanet olarak algılanan bir isyana karşı yapılan bir 'tenkil' (bastırma) hareketi açısından bakmaktadır.Bu bakış Osmanlı'dan kopmaya çalışan tüm halkların hareketleri için de geçerlidir.1916 Arap isyanı da bir ihanettir;ondokuzuncu yüzyılda Balkan halklarının ayaklanmaları da öyledir.Oysa burada,evrensel anlamda tarihsel bir süreç olan çok uluslu imparatorluklardan ulus devletlere geçiş sözkonusudur.Ondokuzuncu yüzyılda başlayan bu süreçte Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları parçalanmış,Rus İmparatorluğu'nun parçalanması ise günümüzde halen sürmektedir.

Ermeni tarafına gelince,o da bu süreci gözardı ederek olaylara ancak soyut ırkçı bir izah getirmektedir.Bu görüşe göre,son tahlilde Türklerin Ermenileri ortadan kaldırması onların barbarlığından kaynaklanmaktadır;böylece sunulan nedenin oluşumunun kendisi ırkçı nitelik taşımaktadır.

Bu durumda,Ermeni sorununu Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesinde yaşanan halklar mücadelesinin en trajik safhası olarak tanımlayabiliriz.Ancak,bunun böyle olmasının nedenleri vardır ve bunlar araştırılmalıdır.Ben burada bu konuda bazı ipuçları vermeye çalışacağım.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki halkların ayaklanması ve bu ayaklanmanın başarıya ulaşarak ulus devletlerin kurulması üç temel öğeye bağlı olmuştur:

1-Ayaklanmanın entelektüel ve operasyonel altyapısını hazırlayacak,yani aydınlanma ve örgütlenmeyi yürütecek,zengin ve okumuş bir zümrenin varlığı.

2-Ayaklanmayı gerçekleştirecek ve ilerideki ulus-devletin nüvesini oluşturacak kitlenin bir yörede yoğun bir biçimde bulunması.

3-Dış destek,yani dönemin büyük güçlerinin desteği.

Ermeni sorununun temelinde ikinci öğe,yani bir yörede yoğun bir Ermeni çoğunluğunun olmaması yatmaktadır.Bunun diğer öğelere etkisi olmuştur:Özellikle İstanbul'da yaşayan zengin ve entelektüel Ermeni kitlesi başarılı olma olasılığı zayıf bu hareketin örgütlenmesini üstlenmemiş,örgütlenme yerel orta sınıflara bırakılmış ve onun için de radikalleşmiştir.Yerel çoğunluğun olmaması ayaklanmanın başarısını dış desteğe bağlı kılmıştır;oysa,aynı nedenler bu desteğin Birinci Dünya Savaşı'na kadar çekimser kalmasına neden olmuştur.Ayrıca Yunan,Sırp hatta Arap ayaklanması bu halkları İmparatorluğu savunan Osmanlı güçleri ile karşı karşıya getirmesine karşılık,Ermeni sorununda iki milliyetçiliğin -Türk ve Ermeni milliyetçiliklerinin doğrudan çatışması sözkonusudur.Bunun bir nedeni,yukarıda belirttiğim gibi,aynı toprakların üstünde Ermeni,Kürt ve Türklerin yaşaması;ikinci nedeni ise,Ermeni hareketinin güçlendiği sırada Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkması ve iki milliyetçiliğin birbirini beslemesidir.

"Tartışmalı" Olaylar

1-Ermeni sorununun başlangıcı 1830'lu 1840'lı yıllarda Osmanlı hükümeti tarafından Kürt aşiretlerinin toprağa yerleştirilmesi girişimlerindedir.Yerleşik düzene geçen Kürtlerin Ermeni köylerine yaptıkları baskılar huzursuzluk yaratmış ve ilk Ermeni direnişlerine ve örgütlenmelerine yol açmıştır.

2-1876 Bulgar ayaklanması,1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1878 Berlin Kongresi'nin Doğu vilayetlerinde reformlar konusunda aldığı kararlar,Ermeni kuruluşları arasında Bulgaristan örneğinin kullanılabileceği fikrini uyandırmıştır.Yani mutlak bir çoğunluğun bulunmadığı alanlarda ayaklanma hazırlamak,çevreye saldırarak tepkiyi üzerine çekmek ve bastırma hareketlerinden doğacak uluslararası kamuoyundan faydalanarak dış güçlerin müdahalesini sağlamak.Ancak 1893-1894'te yapılan bu girişimler,dönemin uluslararası dengelerinden,özellikle de İngiliz-Rus ilişkilerinden dolayı bir müdahaleye yol açmamış,merkezi hükümetin özellikle Kürt Hamidiye Alayları aracılığıyla yürttüğü bastırma hareketi tepkisiz kalmıştır.

3-Ondan sonraki önemli aşama Balkan Savaşları'yla başlar.Balkan Savaşları bir yandan Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının işaretini verirken,öte yandan Türk milliyetçiliğinin doğmasına yol açar.1911 Trablusgarp Savaşı'nın Osmanlı'nın Afrika'daki tasfiyesini ifade ettiği gibi,Balkan Savaşı da Avrupa'daki tasfiyesini ifade etmektedir ve sıra Asya'daki topraklara gelmiştir.Bu algılama Ermeni sorununu yeniden harekete geçirir.Ancak Balkanlar'daki yenilginin ve Anadolu'ya akan göçmenlerin son derece önemli etkileri olmuştur.Osmanlı yönetimi,yani bu bağlamda özellikle İttihat ve Terakki,Osmanlılık politikasının,bir başka deyişle çok uluslu bir imparatorluğu ayakta tutma politikasının güdülemeyeceğini,Osmanlı'dan kopan ya da kopma eğiliminde olan diğer halklar gibi milli bir politika güdülmesi gerektiğini,güdülmezse topyekun yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelindiğini düşünmektedir.Bundan böyle Osmanlı devlet yönetimi bir Türk milli politikasının hizmetinde olacaktır ve bu politika,bu tarihten sonra Türk milletinin vatanı olarak algılanacak olan Anadolu üzerine yoğunlaşacaktır.

Öte yandan,1912'nin son aylarından başlayarak Osmanlı-Ermeni kuruluşları Doğu'daki altı vilayette özerklik istemektedirler.Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesi sürecinde,bu özerkliğin bağımsızlığa giden yolun ilk kademesi olacağı herkesin malumudur.Rusya'nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp Mart 1914'te Osmanlı hükümetine kabul ettirilir.Bu projeye göre altı vilayet birleştirilecek,Ermenilerin çoğunlukta olacağı bir vilayet meclisi kurulacak ve valinin yanında yabancı müfettişler bulunacaktır.Norveçli Müfettiş Hoff ve yardımcısı Hollandalı Westenenk Ağustos 1914'ün başında Erzurum'a gelmişlerdi.

Dönüm Noktası:Birinci Dünya Savaşı'nda Ermeni Sorunu

Bu durumda,Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı Devleti'nin savaşa katılması bu projeden kurtulmanın çaresi olarak görülmüştür.Ancak tehcir kararı ile noktalanacak süreç ne zaman başlamıştır?Olaylara hukuksal açıdan bakan anlayış 'kasıt' arayışında olduğu için bu nokta çok tartışmalıdır.Oysa tarih anlayışında anakronizmlere kaçmadan olayları ve süreçleri dikkatle incelemek gerekir.Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurulması,Anadolu'nun gayrimüslim unsurlardan temizlenmesi projesinin başlangıcı olarak gösterilmektedir.Gerçekten de,Teşkilat-ı Mahsusa özellikle 'iç düşmanlara' karşı kurulmuştur ve 1913'ten sonra Anadolu'daki gayrimüslim unsur İttihat ve Terakki'nin 'iç düşman' tanımını karşılamaktadır.Bununla birlikte,1913-1914'te genel bir etnik temizlik hareketinin düşünüldüğü pek inandırıcı değildir (Ege kıyılarında,özellikle Foça'da ve Doğu Trakya'da,Rum nüfusuna karşı yıldırma politikasına dayanan küçük çapta eylemler yapılmıştır).Bunun nedenleri de,o tarihlerde savaşın çıkıp çıkmayacağının,hangi tarihte çıkacağının ve Osmanlı Devleti'nin hangi safta katılacağının belli olmamasıdır.Ayrıca savaşın çıktığı ilk aylarda,Avrupa da dahil olmak üzere savaşın kısa,en fazla kışa kadar süreceği ve bu tarihte kaybeden tarafın barış isteyeceği kanaati yaygındı.Bu bağlamda,ancak uzun bir savaşın getirdiği tecrit koşulları içinde planlanabilecek bir tehcir ve yok etme politikasının 1914'ün sonundan önce düşünülmüş olması ihtimali azdır.Bununla birlikte,Bahaeddin Şakir ya da Dr. Nazım gibi İttihat ve Terakki'nin bazı ideologları Anadolu'yu,'yabancı unsurlardan' kurtarma projeleri geliştirmiş olabilirler.

Burada da hukuksal anlayış 'suç unsuru' oluşturacak belge arayışındadır.Böyle bir belgenin olmayışı ise,bir savunma ya da iddiaları çürütme anlayışı içinde algılanmaktadır.Oysa tarihsel anlayış bu doğrultuda değildir.Sorumlu ya da suçlu kişi,bu sorumluluğu ya da suçu kanıtlayacak ya da aksine hafifletecek unsurlar aranılacak yerde,olayların akışı gerçeklere mümkün olduğu kadar yaklaşarak araştırılmalıdır.

Ağustos 1914'te Avrupa'da savaş başladığında,Osmanlı yönetimi seferberlik ilan eder:Eçmiadzin Ermeni Katolikos'u ile Kafkasya Çar Naibi Osmanlı Ermenilerine Rus saflarında savaşmak için çağrıda bulunurlar.Topyekun seferberlik Osmanlı toplumu için yeni bir olaydır ve özellikle askerlik yapmaya alışmamış olan gayrimüslimler tarafından tepki ile karşılanır.1893-1894 olaylarından bu yana devlete karşı tepkilerini sürdüren Ermenilerin yoğun olduğu dağlık bölgelerde,Haçin,Zeytun ve Sasun'da askerden kaçanlar çevre dağlarına sığınırlar.Rus sınırına yakın olanların bir kısmı Daşnak yöneticilerinin yardımıyla da karşı tarafa kaçarlar ve Ruslar onlardan dört tane gönüllü tabur oluşturur.Bunlar,sayıları fazla olmamalarına rağmen öncü kuvvetler olarak önemli bir rol oynayacaklardır.Onların dışında bir hareket yoktur.Ermenilerin yoğun olduğu kırsal bölgelerde ve kentlerde de Ermeni partilerinin örgütlenmesine rağmen bir isyan hareketi görülmez;bunun da esas nedeni Rusların kolayca bu yöreleri işgal edeceği inancıdır.

Kasım'da savaş başladığında Ruslar Osmanlı topraklarına önce dört Ermeni gönüllü taburunu sürerler.Bunlar özellikle sınıra yakın bulunan kendi köyleri çevresindeki Müslüman köylerine saldırırlar.Çoğu zaman da,seferber olmuş bu köylerin halkı askerden kaçarak kendi köylerini savunmaya gelirler.Bu durumda 1914-1915 kışında,Erzurum-Van arasındaki yöre oradaki Türk,Kürt ve Ermeni köylülerinin çatışma alanı haline gelir.Sarıkamış Harekatı'nın başlaması ile Rus ordusu ile birlikte Ermeni gönüllüler geri çekilince,baskılara dayanamayan Ermeni köylülerin önemli bir kısmı Van'a sığınır ve oradaki Ermeni nüfusu artar.

Sarıkamış Harekatı'nın arifesinde Osmanlı ordusunun Kafkasya'yı istilasından korkan Ruslar,İngiliz ve Fransızlardan,Osmanlı'ya karşı ikinci bir cephe açılmasını isterler.İngiliz Harbiye Bakanı Lord Kitchener,bunu,İngiliz himayesi altında bir Arap krallığı kurulması için fırsat olarak görür ve ikinci cephenin İskenderun Körfezi'nde yapılacak bir çıkarma ile açılmasını önerir (Ocak 1915 başı).Bu proje tartışılırken Kitchener,sözkonusu çıkarma esnasında Kilikya bölgesinin dağlık yörelerindeki asker kaçağı Ermenilerin beşinci kol vazifesi görebileceklerini düşünür ve Kahire'deki Intelligence Service'in adamlarına bu konuda talimat gönderir.Onlar da Kahire'deki Ermenilerin aracılığıyla Haçin ve Zeytun Ermenilerine mektuplar gönderirler.Mektuplar Osmanlı makamlarının eline geçer ve bu durumdan aynı zamanda haberdar olan Maraş ve yöresinin Müslüman eşrafı da endişelenir;onlar için tehlike oluşturan Zeytun ve çevresindeki Ermenilerin oradan uzaklaştırılmasını isterler.Böylece,Şubat 1915'te,daha bu konuda genel bir karar alınmadan ve büyük olasılıkla bir politika oluşturulmadan yerel tehcirler başlar.Ancak,tehcir edilenlerin nereye gönderileceği bilinmemektedir.Bağdat hattı trenlerine bindirilerek Anadolu'nun içerisine Konya'ya doğru yola çıkarılırlar.

O arada Londra'da,Fransızların ve Donanma Bakanı Churchill'in itirazıyla İskenderun çıkarmasından vazgeçilir ve Çanakkale operasyonu kararlaştırılır.Sarıkamış Muharebesi'nde Osmanlı ordusunun yok olmasından sonra ise Ruslar karşı bir saldırıya hazırlanırlar,ancak başlarına aynı şeyin gelmemesi için baharı beklerler.Nisan ayında dört gönüllü Ermeni birliği Erivan'da toplanmış ve o kış Anadolu'dan Kafkasya'ya kaçan Ermenilerden bir beşinci birlik kurulmuştur.Bunlara verilen vazife Van'a karşı yürümektir.Bu saldırıyı desteklemek için de Van'da yoğunlaşmış olan Ermeniler Nisan'ın ortasında ayaklanır.Ayaklanma haberleri İstanbul'a vardığında tehcir kararı alınır.

Van ayaklanması daha önce planlanmış olan tehcirin bir bahanesi olarak algılanabilir.İstanbul yönetimi yakında patlayacak topyekun bir Ermeni ayaklanması ile karşı karşıya kalabileceğini düşünmüş de olabilir.Çanakkale Savaşı'nın en kritik dönemlerinde olunması,Doğu'dan Rus saldırısının başlamış olması bir panik havası estirmiş ve 'iç düşmana' karşı önlem alınması gerektiği de düşünülmüş olabilir.

24 Nisan öncesi ve sonrası tartışılırken iki tarafın yöntemleri farklıdır.Ermeni tarafı 24 Nisan öncesine ancak 'kasıt' arama amacıyla bakar;24 Nisan'ı getiren olaylardan ve özellikle 1912-1914 özerklik girişimlerinden söz etmez;ve 24 Nisan sonrasını tüm trajik ayrıntılarıyla göz önüne serer.Türk tarafı ise 24 Nisan sonrasını,bundan önceki olayların getirdiği kaçınılmaz sonuç olarak algıladığından kısa geçer ve Ermeni misillemelerinin yoğunlaştığı 1917'den sonrasına atlar.Ancak,bazen de 1915-1917 ile 1917-1921 arası eşzamanlı imiş gibi gösterilerek tüm olaylar karşılıklı bir çatışma ortamı içinde takdim edilir.

Oysa,tarih anlatımında neden-sonuç ilişkilerinin ortaya serilmesi için,nedenler kadar sonuçlar da ayrıntılı bir biçimde anlatılmalıdır.Bu nedenle 24 Nisan sonrası olayları tüm ayrıntıları ve mekanizmaları ile anlatılmalıdır.Bunun için de bazı ipuçlarının verilmesi gerekir:

1-Sürgünler yalnız cephelere yakın bölgelerden değil,İstanbul ve İzmir dışında her yöreden yapılmıştır.

2-Sürgünlerin organizasyonu için ordu kullanılmamış,kısmen jandarma ve kısmen Teşkilat-ı Mahsusa'nın ve İttihat Terakki'nin örgütlediği yerel milis kuvvetleri kullanılmıştır.

3-Sürgünlerin yer değiştirme ya da yok etme amaçlı olup olmadığı ise tartışmanın odak noktasını oluşturur.Bu konuya giriş olarak,niyetin her aşamada ve her düzeyde aynı olmamış olabileceğini de düşünebiliriz.

Beckett Sendromu

Burada Beckett sendromu diye adlandırabileceğimiz bir örnekten söz etmek isterim.İngiltere Kralı II. Henry,Canterbury Piskoposu Thomas Beckett'in muhalefetinden son derece rahatsız olup bir gün şövalyeleri ile yaptığı bir sohbette,"Beni bu adamdan kurtaracak kimse yok mu" der.Şövalyelerden biri de gidip Beckett'i öldürür.Olaydan sonra Kral böyle bir şeyi kastetmediğini söyler ve şövalyeyi cezalandırır.Bu olayın aynısı yirminci yüzyıl İtalyası'nda faşist dönemin başında cereyan etmiştir.Sosyalist milletvekili Mateotti'nin muhalefetinden yakınan Mussolini'nin taraftarları bir komplo kurarak Mateotti'yi ortadan kaldırmıştır.Yakın tarihimizde Mustafa Suphi olayı da buna benzer.Mustafa Kemal,Kazım Karabekir'den,Mustafa Suphi'nin Ankara'ya gönderilmemesini ister;Kazım Karabekir,sınırdışı edilmek üzere Mustafa Suphi'yi Trabzon'a gönderir;oradakiler de onu ortadan kaldırmayı uygun görür.Böylece,Beckett sendromu fiilin niyeti aştığı bir süreç ya da niyetten fiille -ve yukarıdan aşağıya doğru- olgunlaşan bir süreç olarak ele alınabilir.

1914-1915 kışında yerleşen kanı bir vatanın iki talibi olamayacağı ve Ermenilerden kurtulmanın yolunun bulunması gereği,yani 'ya biz ya onlar' psikolojisidir.Bu 'kurtulma'nın yolları ise yerine ve koşullara göre uygulanmıştır.

Örneğin,olayların ayrıntısından anlaşıldığı kadarıyla,toplu öldürmeler özellikle cephelere yakın yörelerde olmuştur.Buralarda,yetişkin erkeklerin kaçıp düşmana sığınacağından korkulduğu için,bunlar kafileler yola çıkarıldıktan sonra peyderpey elenmiştir.Orta ve Batı Anadolu'da ise bu yöntemlere daha az başvurulmuştur.

Sonuç itibarıyla,büyük bir olasılıkla hayatını kaybedenlerin çoğunluğu sıcaktan,açlıktan,hastalıktan ölmüştür.Ancak,bu bir yan etki ya da beklenmedik bir sonuç olarak görülmemelidir.Normal şartlarda kendisini ancak doyurabilen Anadolu'da erkek nüfusunun en büyük bölümünün seferber olduğu bir dönemde,milyonu aşan bir kitlenin yollara dökülmesinin böyle bir sonucu vereceği önceden belli idi;ve tehcir kararı alınır alınmaz,taşradaki Avusturya ve Alman konsolosları bunun böyle olacağını özellikle belirtmişlerdi.

Aynı biçimde,mobilitesi az olan geleneksel toplumlarda,zoraki bir yer değiştirmenin zayiatının çok yüksek olduğu biliniyor.1944'te vagonlara doldurulup Sibirya'ya sürülen Çeçen ve İnguşlarda,hiçbir toplu öldürme sözkonusu olmamasına rağmen,sürgün esnasında ve onu izleyen ilk yıllarda zayiat yüzde 40'ı bulmuştur.Bu durumda,örneğin,İzmit ve yöresinden kadını,çocuğu ve yaşlısı ile Suriye'nin çölündeki Deir ez-Zor'a yaya olarak götürülen toplumun yoldaki zayiatı anlaşılabilir.

Ayrıca,sürgün yolundaki olayları ve kayıpları anlamak için böyle olağanüstü durumlarda toplum psikolojisini ve tepkilerini yakından incelemek gerekir.Toplumun bir bölümü yönetimin korunmasından yoksun kalınca;toplumun geri kalanının gözünde 'malı helal olunca';hatta sürgün koşulları altında düzenli şuurlu bir birim olmaktan çıkınca;kısacası,insanlıktan çıkınca her türlü saldırıya açık olur.Böylece,giderek insanlıktan çıkmış olan bu kafileler yolda da giderek erir.Burada acımasızlık ve acıma birbirine karışır;bazen sebepsiz,artık insandan sayılmadığı için yok edilen kişilerin çocukları alınıp büyütülür.Bir yerden sonra,olayları tam anlamıyla kavramak için tarihten toplumların şuuraltılarını inceleyen bilimlere geçmek gerekir.

Kaç Kişi Öldü?

Toplam kayıp sayısına gelince,benim şu anda yapabildiğim tahmin 600-800.000 arasıdır.Bunu,1914'teki Ermeni nüfusunu 1,5 milyona yakın olarak hesaplamakla buluyorum.Ermeni kaynakları tarafından verilen 2,5 milyon nüfus açıkça abartılıdır;ancak,son dönem Osmanlı nüfus sayımının yayınlanmış rakamlarında bu nüfusu aşağı çekme girişimleri de olabilir.

Ermeni misillemelerine gelince:Bunlar büyük çapta 1915 yazında Rus ordularının Van Gölü yöresini işgal etmesiyle başlar,1916'da Van-Muş-Bitlis arasında ve Erzurum-Erzincan arasında devam eder.Son safhası ise 1917 sonu 1918 başında Rus ordularının çözülmesi ve Anadolu'yu boşaltması dönemindedir.Bu tarihlerde Rus işgal bölgesinden kaçamayan Müslüman nüfusun büyük kısmı öldürülmüştür.Bu dönemde o yörelerde bulunan yabancı gazeteciler oraların tümüyle boşalmış olduğunu yazarlar.

Çok genel çizgilerini vermeye çalıştığım tarihten günümüze gelince:Bugün tartışma 'soykırım' kavramı üzerine kilitleniyor.Oysa soykırım,özellikle günümüzde,dünya kamuoyundaki algılamalarıyla çok muğlak bir terim haline gelmiştir.İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra icat edilen ve 1948'de Birleşmiş Milletler tarafından tescil edilen 'soykırım' terimi doğrudan Nazi Almanyası tarafından yürütülen Yahudi Soykırımı örneği üzerinde kurulmuştur.Bunun ise Ermeni olayları ile bir tutulamayacağı açıktır.Ancak,zamanla kavram genişletilmekte ve göreceleştirilmektedir.2 Ağustos 2001 tarihinde Sırp general Radislav Krstic,Srebrenica'da katledilen 7.500 kişinin sorumlusu olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından 'soykırım' suçlamasıyla 46 yıl hapse mahkum edilmiştir.Oysa Srebrenica olayı iç savaş kapsamında meydana gelen bir olaydır ve 1915 olayları ile karşılaştırmalara çok daha açıktır.Azerbaycan hükümetinin 1993'te 600 küsur kişinin ölümüne yol açan Hocalı katliamının 'soykırım' olarak kabul edilmesi talebi bu kavramdaki gelişmelerin başka bir örneğidir.

Bundan Sonra Neler Yapılmalı?

Buradan,yukarıda ısrarla söylediğim gibi,hukuksal görüşlerle bir yere varmanın mümkün olmadığı anlaşılır.Yapılacak ilk şey,olayların hukuksal kaygılardan uzak,tam olarak tarihinin yazılmasıdır.Ancak bunun bazı koşulları vardır.

1-Böyle bir tarih bir kişi tarafından yazılamaz.Çünkü bu kişi ne kadar bilgili ve saygın olursa olsun,iyi niyetli ya da kötü niyetli eleştirilere dayanamayacak,en azından çabası boşa gidecektir.Bu işi,herkesin kendi yazdığı bölümünün ve çalışmanın tümünün sorumluluğunu alacak 8-10 kişilik bir grup üstlenmelidir.

2-Bu tarih bir uzlaşmanın sonucu olmayacaktır;bu durumda da bir ortak Türk-Ermeni heyeti tarafından yazılmayacaktır.En doğru yol Türkiyeli tarihçiler tarafından yazılmasıdır;çünkü buna katılan her yabancı 'dost-düşman' açısından değerlendirilecektir.

3-Böyle bir girişim tümüyle özel olmalıdır.Doğrudan ya da dolayısıyla hiçbir resmi kuruluşun katkısı,yardımı,ilgisi olmamalıdır.Hatta buna bir fon bulunması bile gerekli değildir.Akademik çalışmalar genellikle ek fon olmadan yürütülür,yayınevlerinin verdiği telif haklarıyla yetinilir.

4-Bu çalışma hukuksal kaygılardan tümüyle arındırılmış olmalı,ne bir savcı iddianamesi ne de bir avukat savunması izlerini taşımalıdır.Amaç tüm gerçekleri en doğru biçimde göz önüne sermek,tüm sorunları tartışmaya açmaktır.Ancak bu şekilde bir amacı olabilir.Yoksa,binlerce suçlama ve savunma tipinde yazılmış kitaplara bir yenisi eklenmiş olacaktır.

5-Bu çalışmanın ilk amacı dünya kamuoyunu etkilemek hatta aydınlatmak değil,Türkiye toplumunu kendi geçmişi ile barıştırmak olacaktır.Gerçek amacın ve doğru yolun,tarihimizin karanlık sayfalarını unutmak değil,aksine öğrenmek,nedenleri ve sonuçlarıyla kavramak ve geçmişin yükünden kurtulup geleceğe yönelmek olduğunu anlatmaktır.Ancak bu amaca ulaştığı sürece böyle bir çalışma dünya kamuoyunda saygınlık kazanabilecektir.Onun için Türkçe yazılacak,Türkiye'de bir özel yayınevi tarafından yayınlanacak ve yabancı yayınevleri çeviri haklarını almak isterlerse alacaklardır.

Böyle bir çalışmanın hukuksal tartışmaya zararı olmaz.Özel bir girişim olacağı için resmi görüşleri bağlamaz,ancak resmi görüşler bu çalışmadan istedikleri zaman ve istedikleri ölçüde faydalanabilecekleri için onlara daha büyük bir manevra imkanı verir.Ve zamanla bu bilgilerin Türk ve yabancı kamuoyları tarafından benimsenmesiyle yol alınmış olur.

*Prof.Dr.Stefanos Yerasimos,Toplumsal Tarih,sayı:105,Eylül 2002,s.10-18.

Friday, May 20, 2016

Pangaltı Mkhitaryan Lisesi – İstanbul, Türkiye

Klodya Gültaşyan: Fotoğraflar, Adana

Bu fotoğraflar, Klodya’nın aslen Adanalı olan anne tarafına (Gödelekyan ve Uğurluyan aileleri) ait. Soykırım yıllarında, ailenin sağ kalan fertleri Halep’e ulaşmayı başarırlar; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da İstanbul’a yerleşirler. Klodya’nın büyük büyük büyükanne ve büyük büyük büyükbabası, Mari Gödelekyan (evlenmeden önceki soyadı Uğurluyan) ile Sahag Gödelekyan’dır. İkisi de Adana doğumludur. Sahag, 1918’de Halep’te vefat eder; Mari ise 1964’te İstanbul’da hayata gözlerini kapar. Kızları Valantin Gödelekyan, Klodya’nın büyük büyükannesidir. Bu fotoğraflar, Klodya’nın annesi Tanya Gültaşyan’dan (evlenmeden önceki soyadı Gürünlü) kalmıştır.
Adana. Makruhi Gödelekyan (Sahag’ın annesi), kız ve erkek torunlarıyla birlikte. Fotoğraf: Arabyan Kardeşler.
Adana, Gödelekyan ailesi. Fotoğrafın merkezinde oturan ve kucağında bir bebek tutan kadın, Sahag'ın annesi Makruhi Gödelekyan. Sahag ve karısı Mari fotoğrafın solunda yan yana oturanlar. Mari'nin yanındaki kadının kimliği bilinmiyor ancak belli ki o da Anarad Hığutyun tarikatına mensup rahibelerden biri. Fotoğraftaki diğer kişilerin kimlikleri bilinmiyor.
Adana, 1910. Uğurluyan ve Gödelekyan aileleri. Soldan sağa: Sahag Gödelekyan (oturmuş), Mari Gödelekyan (evlenmeden önceki soyadı Uğurluyan). Ortada oturan kadın Mari’nin annesi, diğer erkekler de Mari’nin kardeşleri.
Adana, 1910. Mari Uğurluyan ile Sahag Gödelekyan’ın düğün fotoğrafı.

Nadin Mangioğlu - fotoğraflar (Divriği)

Siranuş ve Minas Der Minasyan
Mkhitaryan Lisesi öğrencilerinden Nadin Mangioğlu Huşamadyan’ın düzenlediği atölye çalışmasına okulda dijitalize ettiğimiz bu aile fotoğraflarıyla katıldı. Fotoğrafda Divriği bölgesine ait Gasma (şimdi Kesme) köyünden (Sivas) Der Minasyan ailesini görüyoruz. İlk fotoğraftakiler (yukardaki) Siranuş ve Minas Der Minasyan, Nadin Mangioğlu’nun baba tarafından büyükannesi olan Hripsime Mangioğlu’nun (doğumu 1937, İstanbul) anne ve babası. Siranuş ve Minas Divriği’te doğmuşlar.
Ayaktaki, soldan saga; Rupen Der Minasyan (Minas’ın kardeşi), Minas Der Minasyan. Oturan, soldan sağa; Şuşan Der Minasyan (Rupen’in eşi), kucağındaki ise evladı, Siranuş Der Minasyan ve evladı. Fotoğrafta görünen Der Minasyan ailesinin fertleri Divriği’de doğmuşlar. 1915 civarında Minas ve ailesi İstanbul’a taşınır. Fotoğraf Hripsime Mangioğlu’da (İstanbul) bulunmakta.

Burak Fırtına – Fotoğraf (Kayseri)

Murad Menekşe
Burak Fırtına Mkhitaryan Lisesi öğrencilerinden. Getirdiği bu fotoğrafta görünen ise anne tarafından büyük annesinin babası olan, 1890’larda Kayseri’de doğmuş Murad Menekşe. Aile 1920’lerde İstanbul’a göç etmiş. Fotoğraf Burak’ın büyük annesi Ağavni Menekşe’e ait (İstanbul).

Karin Gülbenkoğlu – Fotoğraf (İstanbul)

Sarkis Gülbenkyan
Karin Gülbenkoğlu Mkhitaryan Lisesi öğrencilerinden. Atölye çalışmasına, baba tarafından büyük babası Berç Gülbenkoğlu’nun babası Sarkis Gülbenkyan’ın bir fotoğrafı ile katıldı. İstanbul’da 1900’lü yıllarında doğmuş olan Sarkis Gülbenkyan’ın fotoğrafı şu anda Berç Gülbenkoğlu tarafından muhafaza edilmekte (İstanbul).

Zulal Kalataş – Tas (Sivas), matbu notalar (İstanbul)

Bakır tas, Sivas
Zulal Kalataş Mkhitaryan Lisesi öğrencilerinden. Sivas’a ait bu tası ve 1913’te İstanbul’da yayınlanmış bir kitapçığı beraberinden getirmişti. Tas, aslen sivaslı olan Zulal’ın baba tarafından atalarına ait. Nota kitapçığı ise zamanında Zulal’ların aile dostu olan Hayguhi Hazeryan’a (doğumu Şahdanyan) aitti. Tas ve kitapçık Zulal’ın annesi Şuşan Kalataş tarafından muhafaza edilmekte.
«Ov medzaskanç tu lezu» (Ey muhteşem dil) şarkısının notalarının kitapçığı. Notaya aktaran ve derleyen Komitas. Kitapçık 1913’te, Ermeni alfabesinin yaratılışının 1500. yılı vesilesiyle İstanbul’da yayınlanmış.

Şarkının sözleri N. Mezburyan’a, düzenlemesi ise Komitas’a ait.

Tuesday, May 17, 2016

Mete Tunçay: ‘Atatürk dönemi yargısı içler acısı’



“Atatürk döneminde yargı da içler acısı vaziyette. Yüksek yargıçlar, Atatürk’ün antikomünist nutkunu, Eskişehir tren istasyonunda gece hazırolda dinliyorlar.”
“Milli Mücadele, İslam dini istismar edilerek kuruldu. Din devleti oluyoruz havası yaratıldı. İçki yasaklandı. Atatürk, kanuna aykırı olarak içki içti.”
“Atatürk, orduyu güçlendirmedi. Orduyu, Fevzi Çakmak gibi tutucu birine verdi. Planı, güçlü bir orduya ihtiyaç duymadan, bölgesel paktlarla savaş riskini ötelemekti.”
* * *
NEDEN: METE TUNÇAY
Bugün yaşadığımız bütün çarpıklıkların kökü yakın tarihimizde yatıyor. Zaten bu yüzden yakın tarihimizi öğrenmemiz, bütün gerçekleri bilmemiz, bunları açıkça tartışmamız engelleniyor. Geçmişimiz, özellikle de yakın tarihimiz, eğitimin her aşamasında sansürleniyor, çarpıtılıyor. Gerçeklerin üstü yalanlarla örtülmeye çalışılıyor. Oysa, bugün bir türlü çözemediğimiz temel sorunlarımızın kaynağını, bu ülkede ordunun ve yargının konumunu, Atatürkçülük ideolojisiyle ‘tek parti’ ideolojisinin ilişkisini ancak yakın tarihimizi bildiğimizde açıkça görebiliriz ve düğümleri çözebiliriz. Türkiye’nin önde gelen entelektüellerinden olan siyaset bilimi ve tarih profesörü Mete Tunçay’la yakın tarihimizi, Atatürk’ü, Atatürk’ün dinle, dindarlarla, Kürtlerle olan ilişkisini, orduya, yargıya ve siyasete bakışını, yönetim anlayışını, tek adamlığını, mücadele arkadaşlarının başlarına gelenleri, İstiklal Mahkemeleri’ni konuştuk. ‘Türkiye’de Sol Akımlar’ ve geçtiğimiz günlerde dördüncü baskısı yapılan ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması’ isimli kitaplarıyla Türkiye’nin yakın dönem siyasi düşünceler tarihinin araştırılmasına ve erken Cumhuriyet döneminin anlaşılmasına büyük katkıda bulunan Prof. Dr. Mete Tunçay, halen İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ders veriyor.
* * *
İki temel kurum, bugün ciddi bir biçimde sorgulanıyor: yargı ve ordu. Cumhuriyet’in kuruluşunda bu iki kurumun yeri nedir?
Kuruculara tek tek bakacak olursak, Cumhuriyet’i askerler kurdu. Mustafa Kemal Paşa da, İsmet Paşa da, Fevzi Çakmak da askerdi. Zaten Milli Mücadele’de ilk beşten söz edilir. Bir Atatürk, iki Kazım Karabekir, üç Ali Fuat Cebesoy, dört Rauf Bey, beş Refet Paşa. Karabekir ve Cebesoy, Milli Mücadele’ye başlamak için 1919’da Mustafa Kemal’den daha önce Anadolu’ya gittiler ve M. Kemal’e ısrarla gel dediler. Ama M. Kemal tereddüt etti. Karabekir, sık sık onun gecikmesinden bahseder.
M. Kemal, Milli Mücadele’ye niye daha geç katılıyor?
Başka şeylere oynuyor. Mesela İstanbul’da Sadrazam İzzet Paşa’nın hükümetine girmek ve harbiye nâzırı olmak istiyor. “Ben harbiye nâzırı olmak istiyorum” diye de açıkça söylüyor. İzzet Paşa istemiyor. Bu isteği kabul edilseydi, herhalde o zaman Milli Mücadele diye bir şey olmayacaktı. Zira bu durumda Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gidip, oradakilerle anlaşıp, Yunanlılara karşı bir hareket geliştirmesi beklenemezdi...

M. Kemal niye çok istediği halde, Osmanlı ordusunun başına getirilmedi peki?
İzzet Paşa istemedi. İttihatçıların tabii kendi kadroları var. M. Kemal de bir zamanlar İttihat Terakki’ye girmiş olmakla birlikte hep yanlış şeylerin arkasına düşüyor.

Nasıl yani?
İttihat Terakki’ye ilk girişinde Cemal Paşa hizbinde yer alıyor. Kendisinden yaşça küçük olan ve haklı olarak hep kızdığı, kıskandığı Enver Paşa’nın hizbinde yer almıyor. Sonra İttihat Terakki’nin genel sekreteri olan Fethi Okyar’ın adamı oluyor. Fethi Okyar bu makamdan düşüp de Sofya’ya sürülünce, “bu belayı da al yanında götür” diye M. Kemal’i de Sofya’ya ateşe militer olarak gönderiyorlar. Sorunuza, Cumhuriyet’in kuruluşunda ordunun ve yargının yerine gelince... Bizde Cumhuriyet’i kuran kadro tamamen askerin içinden çıktı. Bunda şaşılacak bir şey de yok.

Yeryüzünde askerlerin kurduğu başka hangi cumhuriyet var?
Afrika’da var ama... Avrupa’da askerlerin yarattığı bir devleti düşünmek zor. Yunanistan, ancak cuntacı askerlerin kafasını kırdıktan sonra demokratik olarak gelişebildi. Ama Fransa’da ordu, De Gaulle’ün prestiji olmasaydı, darbe yapacaktı. Çok da uzak bir geçmiş değil bu. Cumhuriyet’in kuruluşunda yargının yerine gelince... Yargı hiçbir zaman ön planda olmadı. Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre, yargı için ayrı bir kuvvet ve bağımsız dense de Türkiye’nin geçmiş tecrübesinde yargı hiçbir zaman ayrı ve bağımsız bir güç olmadı.

Yargı kime bağımlı oldu?
Öncelikle orduya. 28 Şubat ve 12 Eylül’de yaşananlar da bunu açıkça ortaya koşmuştu. Bakın... Cumhuriyet’in kuruluşunda ordu çok önemliydi. Yeniçeri ayaklamalarından tutun da İkinci Meşrutiyet’te Mahmut Şevket Paşa’ya dek bu önemin bir geçmişi ve geleneği vardı. İlk askerî diktatörlük modelini Hareket Ordusu’nun komutanı Mahmut Şevket kurdu. Enver ve Cemal Paşalar, Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu diktatörlüğü sürdürdüler. Nitekim bizim erken Cumhuriyet de geniş ölçüde askerî bir nitelik taşır. Mesela 30 Ağustos 1926...

30 Ağustos 1926’da ne yaşandı?
30 Ağustos, orduda, geleneksel olarak terfilerin yapıldığı bir tarihtir. Milli Mücadele’yi başlatan ve Cumhuriyet’i kuran ‘ilk beş’in dördü olan Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Rauf Orbay, daha birkaç ay önce İzmir’de Atatürk’e suikasttan ötürü İstiklal Mahkemesi’nde idam talebiyle yargılanmışlardı. Aradan birkaç ay geçti ki, 30 Ağustos 1926’da Karabekir Paşa, Cumhuriyet’in başbakanı İsmet Paşa’yla birlikte birinci ferikliğe yani korgenerallikten orgeneralliğe yükseltildi.

Bundan ne anlamalıyım?
Bir kere, Cumhuriyet’in kurucularının askerlikle ilişkileri sürüyor. Cumhurbaşkanı Atatürk de asker, Başbakan İnönü de asker... Bir taraftan Karabekir asıl isteniyor, diğer taraftan da “paşamız orgeneral olsun” diye terfi ettiriliyor. Hele hele Cumhuriyet’in ilanından üç yıl sonra, Cumhuriyet’in başbakanının kalkıp da orgeneralliğe yükseltilmesi çok ironik oluyor. Bizde, “askerler, Milli Mücadele’yi yaptılar ve Cumhuriyet’i kurduktan sonra üniformalarını çıkardılar” diye hikâyeler anlatılıyor ya... Hayır, üniformalarını çıkarmadılar.

Atatürk’ün, askerlerin siyasete bulaşmasını istemediği ve hatta onlara,“Beyler ya üniformanızı çıkarın, siyasete girin, ya da üniformanızla kışlada kalın” dediği söylenir. Atatürk aslında bunu da mı söylemedi?
Atatürk, askerin kendisine karşı bir politikaya bulaşmamasını istiyor. Yoksa askerin, siyasetin içinde olmasına bir itirazı yok. Üstelik Atatürk’ün kendisi de üniformasını çıkarmadı ki. 1925’te Kastamonu’da şapka nutkunu söylüyor ya... Atatürk oraya mareşal üniformasıyla, ayağında çizmeler, yanında köpeği ve elinde kamçısıyla gidiyor. Kastamonu’da bir ara sivil giyiniyor ve şapka nutkunu söylüyor. Sonra tekrar mareşal üniformasını giyip dönüyor. Kurulan cumhuriyet, demokratik bir cumhuriyet değil.

Kurulan cumhuriyet nasıl bir cumhuriyet peki?
Kurulan cumhuriyet Jakoben bir cumhuriyet. Çünkü bunlar, halk için doğrunun, iyinin ne olduğunu biliyorlar. Halka öyle fazla danışmaya ihtiyaçları yok. Mesela 1946’ya kadarki seçimler iki derecelidir. 1946’ya dek, yurttaşlar gidip de milletvekillerini seçmiyor.

Kimi seçiyorlar?
Birinci seçmenleri seçiyorlar. Onlar, milletvekillerini seçiyor. Çünkü halka güvenilmiyor. “Halk, bütün gerilikleri getiriyor” diye düşünülüyor. Zaten Halk Partisi’nde de bir asker ağırlığı var. Bugün hâlâ tartıştığımız ‘vesayet’ kavramının nasıl oluştuğunu düşünmek lazım tabii. Cumhuriyeti kuranlar...

Evet... Cumhuriyeti kuranlar ne düşünüyorlar?
Bunlar, 19. yüzyıldaki pozitivistlerden etkilendiler. 19. yüzyılda fizik bilimleri ve matematiğin gelişmesi dünyada insanlara, “Bütün soruların cevaplarını bilimden aldık ve alacağız. Din, iman gibi şeyler artık çocuklukhikâyeleridir” duygusunu verdi ve bu pozitivist ruh bizde de yayıldı. Dolayısıyla askerler, sivil yüksek memurlar ve burjuvaziden oluşan egemen sınıf, kamusal doğruyu ve kamusal iyiyi kendisinin bildiğini düşündü. Yargı da bunların peşinden gitti. Halkın taleplerinden korkuldu. Eğer halka soracak olursak, “bunlar kadınların başlarını örter, içkiyi yasaklar falan” dendi.

Cumhuriyet’in kurucuları bu korkularında haklılar mıydı? Halkın kararına bırakılsa, yeni Cumhuriyet, gerçekten bir din devleti olur muydu?
Biz hiçbir zaman din devleti olmazdık. Çünkü imparatorluk geleneğinden geliyoruz. Bazı tarihçiler, Osmanlı’dan teokrasi diye söz ediyorlar. Bu, deli saçmasıdır. Bir imparatorluk, din devleti olamaz. Çünkü imparatorluk çeşitliliği korumak, bütün dinlere saygı göstermek zorundadır.

Osmanlı, şeriatla yönetilmiyor muydu?
Hem evet, hem hayır. 19. yüzyılda Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu gibi Batı kaynaklı o kadar çok kanun kabul edildi ki, şeriat sadece evlenme, boşanma ve mirasla sınırlı hale geldi. Ama şunu da bilmek lazım. Milli Mücadele sırasında içki yasağı kanunu çıkarıldı. Meclis’teki dindarların bir zaferiydi bu. İçki yasaklandı ve Atatürk o dönemde kanuna aykırı olarak içki içiyordu. O gün boyun eğildiği takdirde, dindarların o dönemde daha ileri taleplerinin olabileceği düşünülebilir ama bugün artık böyle bir tehlike yok.
Cumhuriyet kurulduktan sonra yargının ve ordunun işlevi ne oldu?
Cumhuriyet kurulduktan sonra ordu enteresan bir macera geçirdi. Atatürk, orduyu Fevzi Çakmak gibi çok dürüst ama son derece tutucu birine teslim etti. “Her general, bir önceki savaşa hazırlanır” diye bir laf vardır. Fevzi Çakmak da böyle... “Demiryolu olursa, İtalyanlar trenlere biner ve memleketin içine kolaylıkla gelirler. Otobüsle zor gelsinler!” diye Antalya’ya demiryolu yaptırmıyor. Uzun menzilli donanma topları Karadeniz’den Gölcük’ü dövebilecek teknolojiye ulaşırken, Çakmak bunu düşünmüyor ve donanma için Gölcük’ü güvenli bir yer olarak seçiyor. Ayrıca, Harbiye talebesinin gazete okumasına bile izin vermiyor.

Nasıl?
Fevzi Çakmak’ın ölünceye kadar Latin harfleriyle sadece “Fevzi” diye adını yazdığı rivayet edilir. Eyüp mezarlığında şeyhinin ayağının ucunda gömülü olan Çakmak, bütün yazılarını Arap harfleriyle yazmış.

Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden olan harf devrimine,Cumhuriyet’in genelkurmay başkanı mı uymuyor? Atatürk niye ordunun başına böyle tutucu birini getiriyor?
Atatürk’ün bunu istediğini düşünüyorum. Çakmak, 1943’e kadar, 20 yıldan fazla genelkurmay başkanlığı yaptı. Bir İngiliz tarihçi, benim de bulunduğum bir ortamda şöyle demişti: “Abdülhamit akıllı adamdı. Fakat büyük bir hata yaptı. Alman yardımıyla orduyu güçlendirdi ama, subayları yeteri kadar tatmin etmedi ve ordu, onun başını yedi. Menderes de aynı hataya düştü. Amerikan yardımıyla orduyu güçlendirirken subayları o da tatmin etmedi. Atatürk bu hatayı yapmadı.”

Atatürk, orduya nasıl yaklaştı?
Atatürk, orduyu asla güçlendirmedi. Orduyu, Fevzi Çakmak gibi tutucu bir komutana teslim etti. Orduya yatırım çok sınırlı tutuldu. Mustafa Kemal’in kafasında, güçlü bir orduya ihtiyaç hissetmeden, bölgesel paktlarla savaş tehlikesini öteleme planı vardı. Balkan Paktı, Yakın Doğu’daki ilişkilerle, savaşa lüzum olmadan götürmek istiyordu işi.

Atatürk döneminde ordunun durumu böyleydi. Peki, yargının durumu neydi?
Atatürk döneminde aslında yargı da içler acısı vaziyette. Atatürk gece trenle İstanbul’a giderken Eskişehir’e uğruyor. Temyiz üyelerine haber veriliyor, hepsi sabaha karşı saat birde, ikide peronda hazırolda bekliyorlar. Atatürk, komünistler için “bunlar hafif akıllı adamlardır” dediği o meşhur antikomünist nutkunu, işte o gün sabaha karşı istasyonda yargıçlara veriyor ve onları irşat ediyor, uyarıyor, yönlendiriyor. Yargının bağımsızlığını ve konumunu anlatmak açısından bu olay yeterli sanırım.

Atatürk’ün ölümünden sonra, ordu ve yargı Cumhuriyet’i koruyabilmek için nasıl bir rol üstlendi?
Yargının rolü hep ikincil kaldı. Orduya gelince... Atatürk döneminde geri plana itilen ordu, İkinci Dünya Savaşı yıllarında birden bire, “savaşa girecek olursak” diye semirtildi. Dört yüz bin kişilik ordu bir buçuk milyona çıktı. Dolayısıyla ordu, fazladan bir önem kazandı. Harbiye’ye daha fazla öğrenci alındı. Nitekim 1960’ta, 300 generalin 275’i tasfiye edildi. Yani, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, askeriye özel bir önem kazandı. İsmet Paşa 1945’te çok partili hayata geçip de 14 Mayıs seçimlerini kaybettiğinde, malum gece Genelkurmay Başkanı telefon edip,ona, “Paşam bir emriniz var mı” diye sordu.

Sonuç ne oldu?
Ordudaki yüksek kademe, bir hafta, on gün içinde, Demokrat Parti iktidarı tarafından emekliye ayrıldı. Demokrat Parti döneminde ordunun açık bir muhalefeti olmadı ama ordunun içinde cuntacılık başladı.1960 darbesinin hazırlıkları 1950’lerin başında başladı. Hatta Samet Kuşçu diye birisi darbe hazırlıklarını ihbar etti.
Darbe ihbarı işe yaradı mı?
Hayır. Adama inanmadılar, “iftira ediyorsun” diye adamı bir de mahkum ettiler. ‘Kızı serbest bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır’ endişesinin benzerini, bu ülkenin halkı için duyan askerin ve yüksek sivil bürokratların ‘vesayet’ düşüncesini, ne yazık ki siyasiler de paylaştılar. Başta CHP olmak üzere bir takım siviller de, toplumun mutlaka bir denetim altında tutulması gerektiği görüşünü savundular. ‘Halk serbest bırakılırsa, yarın herkesin tesettüre girmesini ister bunlar’ diye düşündüler.

Bizim cumhuriyetimiz, evrensel ölçülere uygun bir ordu ve yargıyla kurulabilir miydi?
El cevap: hayır. Latin alfabesi, şapka kanunu, halk oylamasıyla yapılamazdı ama başka türlü davranılabilirdi. Artık bugün Arap alfabesine dönmek gibi bir talep ve ihtimal yok. Aslında Hilafet kaldırılmayabilirdi ama artık geçmiş olsun. Halbuki Mecit Efendi halife olarak muhafaza edilseydi, Latin alfabesinin kabulüne bile karşı çıkmayabilirdi. Ki, Cumhuriyet’in en önemli devrimi alfabe değişikliğidir.

Sizce niye alfabe değişikliği en önemli devrim?
Çünkü dinle dil değil ama dinle yazı arasında garip bir ilişki vardır. Müslüman olmakla Arap harflerini kullanmak arasında doğrudan bir bağ var ve bizim devrim bu bağı kırdı.

Bunu bilinçli mi yaptı?
Bilinçli yaptı. Tarık Bin Ziyad’ın, geri dönülmesin diye gemilerini yakma hadisesidir bu. Latin alfabesi tamamen dinle ilişkili olarak getirildi. Hilafet kaldırılacağı zaman bir kamuoyu yoklaması yapılsaydı, cevap muhtemelen“Hilafet kaldırmasın” çıkardı. Düşünün... Türkiye’nin baş tarihçisi olan Enver Ziya Karal, Galatasaray’da talebeyken, Hilafet kaldırılınca talebelerin yemek boykotu yaptığını anlattı. Türkiye’nin en aydınlanmış kesimi bile hilafetin kaldırılmasına “hayır” diyor.

Aslında bugün insanların korktuğu hilafet değil, şeriat. Cumhuriyet’in kuruluşunda oylama yapılsaydı, halk şeriat ister miydi?

Osmanlı din devleti olmamıştı ki Cumhuriyet olsun. Ama Milli Mücadele yıllarında sanki bir din devleti olmaya gidiyoruz gibi bir hava yaratılmıştı. Dinci kesim bu yönde teşvik ediliyordu. Milli Mücadele tamamen İslam dininin istismarına dayanan bir şekilde kuruldu. Çünkü yığınları Türk milliyetçiliği adına harekete geçirmek mümkün değildi. İslam kardeşliğine atıf yapma mecburiyeti vardı.

Saturday, May 14, 2016

İnsan Doğası Tartışmaları: Mıchel Foucault Ve Noam Chomsky


 NOAM CHOMSKY VE MICHEL FOUCAULT 
BGST yayınlarından çıkan İNSAN DOĞASI: İKTİDARA KARŞI ADALET adlı kitap iki büyük düşünce adamının farklı birkaç konuda yaptığı sohbet havasında geçen tartışmaları içermektedir. Bu konulardan en çekişmeli geçenlerden biri de insan doğası kavramı ile ilgili olanıdır. Kitap ikili arasında geçen tartışmanın kaydı niteliğindedir. Ancak tartışma esnasındaki kısıtlı zaman sorunu nedeniyle düşünürler birçok argümanı derinlemesine izah edememişlerdir. Bu yazıda Chomsky ve Foucault?un verdikleri kısa ve öz cevaplardan hareketle insan doğasına ilişkin fikirlerinin dayanak noktalarını saptamaya çalıştım.

İşe tartışma esnasında zaman kısıtından en çok müzdarip olduğunu düşündüğüm Foucault?u incelemekle başlamayı tercih ediyorum. Ancak öncelikle kısaca tartışmanın taraflarının ortaya attığı argümanlara değinelim. Chomsky?ye göre insan doğuştan gelen bir kapasiteye sahiptir. Çünkü çocuk kendisine sunulan az ve sınırlı veriyle derin ve karmaşık bilgilere ulaşabilmektedir. Chomsky bu yöndeki argümanını dilbilimden hareketle açıklama yoluna gitmiştir. İnsanın duyduğu dilin hangi dil olduğu ve kısıtlı veriyle karmaşık bilgiye ulaşma yolunda katettiği hızlı mesafeyi içgüdüsel bilgi yoluyla açıklamıştır. Foucault ise doğuştan gelen bir insan doğası olduğu fikrine sıcak bakmamaktır. Ona göre bilim dünyasında insana dair ulaşılan bilgilere onun doğuştan gelen doğası incelenerek ulaşılmamıştır.

Foucault, insanı ve insan doğasını temel alan ( buna antropolojizm der) argümanlara karşı tepkisel bir tavır takınır. Bunda bilginin kaynağına karşı şüpheci yaklaşımın etkili olduğunu düşünüyorum. Foucault?ya göre her çağ, bilimsel söylemi mümkün kılan bir bilgi ?parmaklığı? ile karakterize olur. Foucault bunu ?epistem? (bilgi) olarak adlandırır. Epistem bir çağın neleri düşünüp, neleri düşünemeyeceğini belirler. (İnsan Doğası: İktidara Karşı Adalet s. 23 dipnot) Foucaulta göre bilimsel ilerlemede zikzaklar vardır bazı konular görmezden gelinebilir bazılarının üzerine gidelebilir veya bilgi dönüştürülebilir. İnsan doğasının ne olduğuna ilişkin tespitlerin episteme bağlı olarak ortaya konulduğunu, bizzat insanı inceleyerek ortaya konulmadığını savunur.

İnsan deneyiminin insan doğasına atıfla açıklanmasına karşı çıkan Foucault , öznel deneyim biçimlerinin verili bir insan doğasının teorik olarak belirlenmiş evrensel yapılarından yola çıkarak açıklanamayacağını; çünkü bu deneyim biçimlerinin tarih içinde belli ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulduğunu ve bu anlamda tekil olduğunu savunuyor. Yıne bu yüzden öznel deneyim biçimlerinin kendi tekil tarihleri içinde spesifik olarak incelenmesi gerekiyor. ( Özne ve İktidar M. Foucault) Bu görüşlerini şöyle dile getiriyor; ? Ben bilimi mümkün kılan düzenlilik ve kısıtlama sisteminin insan zihninden başka bir yerde, hatta onun dışında, toplumsal biçimlerde, üretim ilişkilerinde, sınıf mücadelelerinde vs. bulunup bulunamayacağını bilmek istiyorum. Mesela deliliğin Batı?da belli bir tarihte bir bilimsel araştırma nesnesi ve bir bilgi nesnesi haline gelmesi, bana belli bir ekonomik ve toplumsal durumla bağlantılıymış gibi geliyor. ? kısaca Foucault?ya göre insanın özü bilgi, iktidar ve etik ekseni arasında kurulan deneyimlerle oluşur. Özü oluşturan bu deneyimler tarihsel olarak kurulmuştur. Sınırları aşılmaz değildir. Bu nedenle bireysellik ve kimlik dönüştürülebilir. Foucault?ya göre öznesi olarak tanıtıldığımız deneyimlerin kurulmasını gerçekleştiren söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerin merkezinde bir iktidar alanı var. Ona göre bilgi ve iktidar ayrılmaz ikilidir. Bu nedenle bilgi yansız değildir. ( Özne ve İktidar, M. Foucault) Kelimeler ve Şeyler adlı kitabında şöyle der: ?İnsan 18. Yüzyıl dolaylarında ortaya çıkmış epistemeleri düzeyindeki dönüşümlerden icat edilmiştir.?
Bir dilbilimci olan Noam Chomsky ise insanın doğuştan gelen yaratıcı kapasitesini çocukların dil öğrenme yetisiyle açıklar. Aklın bilişsel mimarisi üzerine şemalar geliştirmiştir. Chomsky görüşlerini şöyle dile getirmiştir; ? ben bir bilimsel yaratım ediminin iki olguya bağlı olduğunu düşünüyorum. Birincisi zihni bünyevi bir özelliğine ikincisi ise mevcut bazı toplumsal ve düşünsel koşullara. Bana kalırsa mesele bunların hangisini incelememiz gerektiği meselesi değil, bu etkenlerin neler olduğunu öğrendiğimizde ve bu sayede nasıl birbirleriyle belli bir biçimde etkileşime girdiklerini açıklayabildiğimizde bilimsel keşfi ve keza her türlü keşfi anlayabiliriz, demek daha doğru olur.? Chomsky Foucault?un tersine insan zekâsının temel özelliklerinin değişmediğini savunur. Ona göre yalnızca edinilmiş bilgi düzeyi değişir. Chomsky yaratıcı çalışmalar ve araştırmalar yapılması için insandaki yaratıcı kapasiteyi baskılayan unsurların ortadan kalması gerektiğini savunur. Foucault ise mevcut sistemin sunduğu sınırlı verilerle tanımlanan insan doğası kavramı üzerinde temellenecek bir mücadeleye şüpheyle yaklaşmaktadır.

Foucault insan doğasını determinist bir yaklaşımla ele almıştır. Ben bunun sosyalist insan doğası anlayışına daha yakın olduğunu düşünüyorum. Karl Marx Felsefenin Sefaleti adlı eserinde ?…bireyler nasıl yaşıyorlarsa öyledirler. Bundan ötürü, bireylerin ne olduğu onların ortaya çıkışının maddi koşullarına bağlıdır? der. Marks’a göre insan tarihle beraber değişir; kendini geliştirir; kendini dönüştürür; tarihin bir ürünüdür; kendi tarihini kendi yaptığı için, kendisi kendisinin ürünüdür. Foucault Marksizmin özne anlayışını her ne kadar topa tutmuş olsa da insan doğası konusunda temelde çok da farklı anlayışa sahip olduklarını düşünmüyorum. En azından sonradan oluştuğu konusunda hemfikir. Foucault konuya Marxtan farklı olarak sınıf eksenli bakmaktan çokiktidar ilişkileri bağlamında ele almıştır.

Esra Ay